(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Ukrayna savaşı, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya’ya yönelik yaptırımları askıya alması ve Kiev yönetimi üzerindeki baskıyı artırmasıyla yeni bir siyasi krizin içine girdi. Washington’ın Moskova ile enerji alanında anlaşmaya yönelmesi, Ukrayna’nın askeri desteğe bağımlılığı ve Avrupa ülkelerinin olası bir ateşkes sonrasında Ukrayna’ya asker gönderme hazırlıkları, savaşın geleceğine ilişkin soru işaretlerini artırıyor. İngiltere’de askeri yetkililerin halka olası bir savaş için fedakârlıklara hazırlanma çağrısı yapması ise Avrupa’da güvenlik tartışmalarının artık yalnızca diplomatik açıklamalarla sınırlı kalmadığını gösteriyor.
ABD’nin Rusya politikasındaki son değişim, bu tablonun en dikkat çekici gelişmelerinden biri oldu. Trump, Rusya ekonomisini hedef alan yeni yaptırım paketinin uygulanmasını 17 Ekim’de ulusal çıkar gerekçesiyle erteledi. Kongreden geçen düzenleme, Rusya’nın savaş finansmanını sınırlandırmayı, Rus yetkililer ve finans kuruluşları üzerindeki baskıyı artırmayı ve Rus petrolü satın alan ülkelere yönelik ağır ticari yaptırımlar uygulanmasını öngörüyordu. Kararın, Washington’ın Rusya’dan dizel yakıt tedarikine yönelik girişimlerinin ardından gelmesi, enerji maliyetleri ile Ukrayna’ya verilen desteğin ABD yönetiminin hesaplarında karşı karşıya geldiğini ortaya koydu. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ise yaptırımların gevşetilmesini Rusya’ya avantaj sağlayan yanlış bir adım olarak değerlendirdi.
Reuters’ın 17 Ekim tarihli analizinde de vurgulandığı üzere, Trump yönetimi ile Zelenskiy arasındaki gerilim yalnızca liderlerin kişisel anlaşmazlıklarından ibaret değil. Enerji fiyatlarının yükselmesi, ABD’de yaklaşan ara seçimler ve Washington’ın savaşı sona erdirme arayışı, Amerikan yönetiminin Ukrayna politikasını doğrudan etkiliyor. Trump, bir yandan savaşın bitmesini istediğini söylerken diğer yandan Rusya’ya yönelik ekonomik baskıyı hafifletebilecek adımlar atıyor. Bu yaklaşım, Moskova ile müzakere kanallarını açık tutma girişimi olarak sunulsa da Kiev açısından askeri ve diplomatik konumun zayıflaması riskini taşıyor.
Ukrayna’nın ABD’ye bağımlılığı, bu gerilimin en önemli boyutlarından biri. Amerikan istihbaratı, uydu iletişimi ve askeri teknoloji, Ukrayna ordusunun Rusya’nın saldırılarını izleme ve karşılık verme kapasitesinde kritik rol oynuyor. Starshield uydu iletişim sisteminde yaşanan kesinti de bu bağımlılığın ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Sistemin kullanımında yaşanan aksaklıkların ardından erişim kısmen iyileşse de olay, Ukrayna’nın savaş alanındaki kapasitesinin yalnızca kendi askeri gücüne değil, Washington’ın siyasi kararlarına da bağlı olduğunu ortaya koydu. ABD’nin istihbarat desteğini azaltma ihtimali ise özellikle Rusya’nın enerji altyapısına yönelik saldırılarının yoğunlaşabileceği kış ayları öncesinde Kiev açısından ciddi bir endişe kaynağı.
Trump yönetiminin Ukrayna üzerindeki baskısı, Avrupa’nın önünde de zor bir tercih bırakıyor. Washington’ın desteğinin zayıflaması durumunda Avrupa ülkeleri ya Ukrayna’ya daha fazla mali ve askeri kaynak ayıracak ya da savaşın seyrini belirleme konusunda daha sınırlı bir rolü kabul edecek. Ancak Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini güçlendirmesi, yalnızca bütçelerin artırılmasıyla çözülebilecek bir mesele değil. Askeri personel, mühimmat, istihbarat altyapısı ve uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilecek lojistik kapasite de gerekiyor. Üstelik ABD ile Avrupa arasındaki yaklaşım farkları, ortak bir stratejinin oluşturulmasını daha da güçleştiriyor.
İngiltere’nin son açıklamaları, Avrupa’da güvenlik anlayışının nasıl değiştiğini gösteren bir başka işaret. İngiliz Genelkurmay Başkanı General Sir Roly Walker, askerlerle yaptığı konuşmada ülkenin olası bir savaş için hazırlanması gerektiğini belirterek siyasi liderlerin yakın gelecekte halkla savunma ve güvenlik konusunda daha açık bir konuşma yapacağını söyledi. Walker’ın mesajı, askeri hazırlığın yanı sıra toplumun da ekonomik ve sosyal fedakârlıklara hazır olması gerektiği yönündeydi. İngiltere’de Rusya kaynaklı tehditlere ilişkin uyarıların artması, güvenlik meselesinin hükümetlerin savunma politikalarının ötesine taşındığını gösteriyor.
Ipsos’un 29 Eylül-1 Ekim 2026 tarihlerinde 1.090 yetişkinle gerçekleştirdiği araştırma ise bu hazırlık çağrıları ile toplumun savaşa yaklaşımı arasındaki mesafeyi ortaya koyuyor. Araştırmaya katılanların yüzde 48’i hiçbir koşulda ülkeleri için savaşa katılmak istemediğini belirtirken, yüzde 36’sı belirli koşullarda silahlanıp savaşmaya hazır olduğunu ifade etti. Buna karşılık katılımcıların yüzde 51’i, borçlanma, vergilerin artırılması veya kamu hizmetlerinde kesinti gibi maliyetler doğursa bile savunma harcamalarının yükseltilmesini destekliyor. Bu sonuçlar, İngiliz kamuoyunun savunmanın güçlendirilmesine belirli ölçüde destek verdiğini ancak ülkenin doğrudan bir savaşa katılması konusunda aynı istekliliği göstermediğini ortaya koyuyor.
İngiltere’nin Ukrayna politikasındaki rolü de bu çerçevede tartışılıyor. Londra, Kiev’e askeri desteğin sürdürülmesini ve Rusya karşısında caydırıcılığın korunmasını savunuyor. İngiltere’nin Ukrayna’ya uzun menzilli Storm Shadow füzeleri sağlamayı sürdürmesi, bu yaklaşımın somut örneklerinden biri. Ancak bu desteğin savaşın uzamasına mı yoksa Rusya üzerinde baskı oluşturarak müzakere koşullarını iyileştirmeye mi hizmet ettiği tartışmalı. İngiltere’nin temel amacının savaşı uzatmak ve Ukrayna’yı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak olduğu yönündeki değerlendirmeler ise kesinleşmiş olgular değil, jeopolitik yorumlar olarak ele alınmalı. Bununla birlikte Londra’nın Washington’dan farklı bir çizgi izlemesi, Batı ittifakı içindeki stratejik ayrışmayı görünür kılıyor.
Avrupa ülkelerinin olası bir ateşkes sonrasında Ukrayna’da görev yapabilecek askeri birlikler için hazırlık yapması da savaşın geleceği açısından kritik. İngiltere, Fransa, Almanya ve Polonya’nın katılımıyla yürütülen hazırlıklar, ateşkesin sağlanması durumunda Ukrayna’nın güvenliğinin nasıl korunacağına ilişkin arayışların sürdüğünü gösteriyor. Ancak burada önemli bir sorun bulunuyor: Ateşkes, kalıcı barış anlamına gelmiyor. Tarafların üzerinde uzlaşacağı bir güvenlik düzenlemesi oluşturulmadan Ukrayna’ya yabancı askerlerin konuşlandırılması, Rusya ile Avrupa ülkeleri arasında yeni bir gerilim alanı yaratabilir. Moskova’nın böyle bir konuşlanmayı tehdit olarak değerlendirmesi ve olası ihlallerin asker kayıplarına yol açması, çatışmanın daha geniş bir alana yayılması riskini beraberinde getirebilir.
Bu nedenle Avrupa’nın önündeki mesele yalnızca Ukrayna’ya asker gönderip göndermemek değil, böyle bir adımın hangi siyasi ve hukuki çerçevede atılacağıdır. Ateşkesin denetlenmesi, tarafların yükümlülükleri, yabancı birliklerin görev tanımı ve olası ihlallere verilecek yanıtlar açıklığa kavuşturulmadan yapılacak bir konuşlanma, güvenlik garantisi sağlamaya çalışırken yeni bir çatışmanın zeminini de hazırlayabilir. Öte yandan Ukrayna’nın savunmasının zayıflaması ve Rusya’nın askeri baskısının artması da Avrupa için risksiz bir seçenek değil. Dolayısıyla ne sınırsız askeri destek ne de güvenlik garantilerinden yoksun bir ateşkes tek başına kalıcı çözüm sunuyor.
Rusya açısından bakıldığında ise ABD’nin yaptırımları ertelemesi, ekonomik baskının hafiflemesi ve Batı ülkeleri arasındaki görüş ayrılıklarının derinleşmesi önemli diplomatik kazanımlar sağlayabilir. Ancak bu gelişmeler Rusya’nın savaşı kazandığını veya Ukrayna’nın yenildiğini göstermiyor. Savaşın askeri sonucu kadar, olası bir anlaşmanın hangi koşullarda yapılacağı da belirleyici olacak. Moskova’nın elde ettiği toprakları ve güvenlik taleplerini müzakere masasında kabul ettirmeye çalışması, Kiev’in ise egemenliğini ve gelecekteki güvenliğini koruyacak güvenceler araması, anlaşmanın önündeki temel sorunlar olmaya devam ediyor.
ABD ile Avrupa arasındaki ayrışmanın en önemli sonucu, Ukrayna’nın geleceğine ilişkin kararların ortak bir Batı stratejisi çerçevesinde alınmasını zorlaştırması. Trump yönetimi enerji fiyatları, iç siyasi dengeler ve müzakere hedefleri doğrultusunda hareket ederken Avrupa ülkeleri Rusya’yı daha uzun vadeli bir güvenlik tehdidi olarak görüyor. Bu farklılık, yalnızca Ukrayna’ya sağlanacak desteğin miktarını değil, savaşın nasıl sona erdirileceğini de etkiliyor. Washington’ın Moskova ile anlaşma arayışı, Avrupa’nın askeri hazırlıklarını artırmasıyla aynı döneme denk geldiğinde, savaşın sona erdirilmesi için ortak bir yol haritası oluşturmak daha da karmaşık hale geliyor.
Ukrayna savaşı bugün iki farklı risk arasında sıkışmış durumda: Çatışmanın sürmesi, yeni can kayıpları ve altyapı yıkımı anlamına geliyor; güvenlik garantileri oluşturulmadan ilan edilecek bir ateşkes ise daha büyük bir savaşın önünü açabilecek kırılgan bir düzen yaratabilir. Avrupa’nın savunma hazırlıklarını artırması ve ABD’nin Rusya politikasını yeniden şekillendirmesi, bu ikilemi daha görünür hale getiriyor. Ancak askeri tatbikatlar, sert açıklamalar ve yaptırım kararları tek başına savaşın kaçınılmaz olarak Rusya ile NATO arasında doğrudan bir çatışmaya dönüşeceğini göstermiyor. Belirleyici olan, tarafların askeri caydırıcılığı diplomatik müzakereyle birleştirip birleştiremeyeceği olacak. Bugünkü gelişmelerin ortaya koyduğu temel gerçek ise şu: Batı ittifakı içindeki görüş ayrılıkları derinleşirken Ukrayna’nın güvenliği, yalnızca cephedeki gelişmelere değil, Washington ve Avrupa başkentlerinde alınacak siyasi kararlara da bağlı hale geliyor.























