(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD ve İsrail ile İran arasında giderek tırmanan savaş 35 günü geride bırakırken, çatışmanın etkileri artık sadece askeri alanda değil, küresel ekonomi ve bölgesel siyaset üzerinde de belirgin şekilde hissediliyor. Özellikle enerji geçiş hatlarının merkezinde yer alan Hürmüz Boğazı çevresindeki riskler, dünya ekonomisini yeni bir şok dalgasına sürüklerken, Türkiye’nin bu sürece ne kadar hazırlıklı olduğu sorusu giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor.
ENERJİ, GIDA VE LOJİSTİK BASKISI
Savaşın ekonomik etkileri en çok emtia fiyatları üzerinden hissediliyor. Gübre, jet yakıtı, petrokimya ürünleri ve kritik minerallerde yaşanan fiyat artışları, küresel üretim zincirlerinde ciddi bir maliyet baskısı yaratıyor. Bu durum yalnızca sanayi üretimini değil, aynı zamanda gıda fiyatlarını ve ulaşım maliyetlerini de yukarı çekme potansiyeli taşıyor.
Özellikle gübre fiyatlarındaki artışın önümüzdeki üretim sezonuna yansıması halinde, küresel ölçekte yeni bir gıda enflasyonu dalgası ihtimali güçleniyor. Havacılık sektöründe artan yakıt maliyetleri ise turizm ve ticaret üzerinde doğrudan baskı oluşturabilecek bir başka risk unsuru olarak öne çıkıyor. Bu tablo, savaşın uzaması halinde küresel ekonomide 2020 sonrası toparlanma sürecinin ciddi biçimde sekteye uğrayabileceğine işaret ediyor.
TÜRKİYE EKONOMİSİ NEDEN DAHA HASSAS?
Küresel şoklar tüm ülkeleri etkilerken, Türkiye’nin mevcut ekonomik yapısı bu tür dalgalanmalara karşı daha sınırlı bir direnç gösteriyor. Bunun başlıca nedenleri arasında: Dış finansmana bağımlılık, yüksek enflasyon geçmişi, kur istikrarına duyarlılık, sınırlı rezerv alanı yer alıyor.
Son dönemde Merkez Bankası rezervlerinde yaşanan dalgalanmalar da bu kırılganlık tartışmalarını derinleştirdi. Özellikle altın rezervlerindeki hareketlilik, ekonominin “son savunma hattı” olarak görülen alanlara ne ölçüde başvurduğu sorusunu gündeme taşıdı.
Ancak burada önemli bir ayrım da bulunuyor: Rezervlerdeki düşüşün nedenleri ve sürdürülebilirliği konusunda ekonomi çevreleri arasında tam bir görüş birliği yok. Bu durum, tartışmanın hem teknik hem de politik boyut taşıdığını gösteriyor.
KISA VADELİ SERMAYE VE “DENGE ARAYIŞI”
Türkiye ekonomisinin son dönemde öne çıkan özelliklerinden biri, kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine dayalı bir denge arayışı içinde olması. Yüksek faiz ortamı, yabancı yatırımcılar için cazip fırsatlar sunarken, bu modelin sürdürülebilirliği büyük ölçüde kur istikrarına bağlı.
Ancak küresel belirsizliklerin arttığı bir ortamda bu tür sermaye hareketleri hızlı yön değiştirebiliyor. Bu da ekonomi yönetiminin manevra alanını daraltan bir unsur olarak öne çıkıyor. Küresel risklerin arttığı bir dönemde, kısa vadeli finansman modeli Türkiye’yi ne kadar taşıyabilir?
DIŞ DESTEK ARAYIŞI VE JEOPOLİTİK DENGE
Ekonomi yönetiminin uluslararası yatırımcılarla temaslarını artırması ve alternatif finansman kanallarını zorlaması, mevcut koşullarda beklenen bir adım olarak değerlendiriliyor. ABD ve Körfez ülkeleriyle olası finansal iş birlikleri de bu çerçevede zaman zaman gündeme geliyor.
Ancak bu tür desteklerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik sonuçlar doğurabileceği de göz ardı edilmiyor. Uzmanlara göre, küresel bir savaş ortamında sağlanacak finansal desteklerin, ülkelerin dış politika tercihleri üzerinde etkili olması ihtimali oldukça yüksek.
İÇ SİYASET ÜZERİNDEKİ BASKI ARTABİLİR
Ekonomideki gelişmelerin iç politikaya etkisi Türkiye’de her zaman güçlü oldu. Mevcut tabloda da benzer bir dinamik dikkat çekiyor. Önümüzdeki dönemde seçim ihtimalinin gündemde olması, ekonomi politikalarının daha da hassas hale gelmesine neden olabilir.
Ekonomik daralma veya hayat pahalılığındaki artışın sürmesi halinde siyasi gerilimin yükselmesi beklenebilir. Buna karşılık, ekonomik istikrarın korunması iktidar açısından kritik bir öncelik olmaya devam ediyor.
ÇOK KATMANLI BİR RİSK DÖNEMİ
Ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin aynı anda üç farklı baskıyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Küresel ekonomik şok, iç ekonomik kırılganlıklar, jeopolitik belirsizlikler faktörlerinin aynı anda devrede olması, önümüzdeki süreci daha öngörülemez hale getiriyor. Savaşın kısa sürede sona ermemesi halinde, yalnızca küresel ekonomi değil, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi dengeleri de daha sert bir sınavdan geçebilir.
RUSYA’NIN SAVAŞ EKONOMİSİ BİLE DAHA DİRENÇLİ
Rusya-Ukrayna savaşı üçüncü yılını geride bırakırken, Moskova’nın ekonomik cephede sergilediği direnç ezber bozmaya devam ediyor. Batı’nın “ekonomiyi felç etme” odaklı yaptırım yağmuruna rağmen Rusya’nın hiperenflasyon sarmalına girmemesinin ardında, Elvira Nabiullina yönetimindeki Merkez Bankası’nın adeta bir cerrah titizliğiyle uyguladığı şok faiz artırımları ve tavizsiz sermaye kontrolleri yatıyor. Enerji gelirlerinin Asya pazarlarına kanalize edilmesiyle sağlanan döviz akışı ve ülkenin gıda-enerji gibi temel kalemlerdeki yüksek kendi kendine yetebilirlik kapasitesi, Rus pazarını küresel fiyat dalgalanmalarına karşı korunaklı bir kale haline getirdi. 2026 yılı itibarıyla %6-7 bandında dengelenen enflasyon, her ne kadar halkın alım gücü üzerinde yüksek faiz baskısı yaratsa da, Kremlin’in “savaş ekonomisi” modelinin, makroekonomik istikrarı jeopolitik hırsların bedeli olarak korumayı başardığını kanıtlıyor.






















