(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Türkiye’de yüz binlerce yatırımcıyı etkileyen fon skandalı, yalnızca Borsa İstanbul’da yaşanan sert dalgalanmalarla sınırlı kalmadı. Olay, kısa sürede uluslararası finans basınının da gündemine girerek Türkiye’nin sermaye piyasalarındaki denetim mekanizmalarını, yatırımcı güvenini ve yabancı sermaye açısından piyasanın öngörülebilirliğini tartışmaya açtı. Reuters, Financial Times, Bloomberg ve Wall Street Journal gibi uluslararası yayınlarda yer alan değerlendirmelerde, krizin boyutundan çok bu noktaya nasıl gelindiği ve düzenleyici kurumların risklere ne ölçüde erken müdahale ettiği soruları öne çıktı.
Reuters’ın analizine göre tasfiye sürecine giren fonların büyüklüğü 20 milyar doların üzerine çıkarken, yaklaşık 455 bin yatırımcı süreçten etkilendi. Fon krizinin Borsa İstanbul üzerindeki etkisi de sert oldu. Eylül ayında yaşanan satış dalgası, piyasadaki güven kaybını görünür hale getirirken, Türkiye’nin beş yıllık kredi risk primi de yükseldi. Böylece başlangıçta belirli fonlarla sınırlı görünen sorun, Türkiye sermaye piyasalarının genel işleyişi konusunda uluslararası yatırımcıların dikkatini çeken bir gelişmeye dönüştü.
Uluslararası medyada özellikle bazı fonların kısa süre içerisinde olağanüstü getiriler sağlaması ve düşük likiditeye sahip hisselerde yoğunlaşması üzerinde duruldu. Reuters’ın haberinde, bazı fonların belirli hisselerdeki yoğun pozisyonlarının fiyat hareketlerini etkilediği ve yatırımcı ilgisinin büyümesiyle fonların daha da genişlediği aktarılırken, Financial Times olayı küçük şirket hisselerindeki fiyat hareketleri ve olası manipülasyon mekanizmaları üzerinden değerlendirdi. Ancak bu değerlendirmelerin devam eden soruşturmalarla ilgili olduğu ve iddiaların tamamının hukuken kesinleşmiş olmadığı da göz önünde bulundurulmalı.
Skandalın Türkiye açısından uluslararası itibar boyutunu güçlendiren en önemli unsur ise piyasalardaki olağandışı hareketlerin daha önce de gündeme gelmiş olması. MSCI, 2026 yılında Türkiye piyasasına ilişkin değerlendirmelerinde bazı küçük şirketlerde koordineli işlem ihtimalleri, gerçek halka açıklık oranları ve faydalanıcı sahiplik bilgilerinin şeffaflığı konusunda endişelere dikkat çekmişti. Bu nedenle fon krizinin ortaya çıkması, uluslararası yatırımcıların gözünde yeni bir sorun yaratmaktan ziyade daha önce dile getirilen bazı piyasa yapısı ve denetim tartışmalarını daha görünür hale getirdi.
Buradaki temel soru, uluslararası basının haberlerinde de öne çıktığı üzere, risklerin neden daha erken ve daha etkili biçimde kontrol altına alınamadığı oldu. Piyasa gözetiminin zamanlaması, düzenleyici kurumların müdahale kapasitesi ve yatırımcıların yeterli bilgiye ne ölçüde ulaşabildiği, Türkiye’nin sermaye piyasalarının güvenilirliği açısından tartışılmaya başlandı. Bu tartışma Türkiye’nin uluslararası ekonomik imajı bakımından önem taşıyor. Çünkü yabancı yatırımcıların bir ülkeye yönelik değerlendirmesinde yalnızca faiz ve kur politikaları değil, piyasanın şeffaflığı, hukuki öngörülebilirliği ve düzenleyici kurumların etkinliği de belirleyici unsurlar arasında bulunuyor.
Wall Street Journal ve Financial Times gibi yayınlarda olayın siyasi boyutuna da dikkat çekilmesi, tartışmanın kapsamını daha da genişletti. Fon soruşturmasının iktidar çevreleriyle bağlantılı isimlere kadar uzanması ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın görevlerinden ayrılması, olayın yalnızca finans sayfalarında kalmamasına neden oldu. Böylece fon krizi, piyasa denetimi tartışmasının yanında siyasi bağlantılar ve kurumsal hesap verebilirlik başlıklarıyla da uluslararası kamuoyunun gündemine taşındı.
Ancak uluslararası haberlerde ortaya çıkan tabloyu Türkiye ekonomisinin tamamına yayılan bir finansal çöküş olarak değerlendirmek mümkün değil. Financial Times ve Reuters’ın haberlerinde, borsadaki sert satışlara rağmen döviz ve tahvil piyasalarında aynı ölçekte bir panik yaşanmadığına dikkat çekiliyor. Bloomberg’in aktardığı Goldman Sachs değerlendirmesine göre fonlardan çıkan paranın önemli bir bölümü sistemden tamamen çekilmek yerine Türk lirası mevduatlara yöneldi. Bu durum, yatırımcıların tamamının Türkiye’den çıkmaya çalıştığı şeklinde bir tablo oluşmadığını gösteriyor.
Buna karşın sermaye piyasaları açısından ortaya çıkan hasarın önemsiz olduğu da söylenemez. Borsaya duyulan güvenin zayıflaması, yalnızca yatırımcıların portföylerini değil, şirketlerin gelecekte sermaye piyasalarından kaynak sağlama imkanlarını da etkileyebilir. Financial Times, yüksek faiz ortamında şirketlerin alternatif finansman kanallarına ihtiyaç duyduğu bir dönemde halka arzların ve hisse senedi piyasasının öneminin arttığına dikkat çekiyor. Dolayısıyla borsaya yönelik güven kaybının uzun sürmesi, finansman maliyetleri ve şirketlerin yatırım kararları açısından daha geniş sonuçlar doğurabilecek bir risk oluşturuyor.
Ekonomik büyüme açısından da uluslararası analizlerde aşağı yönlü risklere dikkat çekiliyor. Reuters’ın aktardığı JPMorgan değerlendirmesinde fon krizinin Türkiye’nin 2026 büyüme görünümü açısından ek bir risk oluşturabileceği belirtiliyor. Bununla birlikte Türkiye ekonomisindeki bütün yavaşlama riskini fon skandalına bağlamak doğru olmaz. EBRD de Türkiye’nin 2026 büyüme tahminini yüzde 3’e indirirken yüksek enflasyon, sıkı finansal koşullar, zayıflayan iç talep ve bölgesel gelişmeler gibi daha geniş ekonomik faktörlere işaret ediyor.
Bu nedenle fon skandalının Türkiye ekonomisine etkisini değerlendirirken iki farklı tabloyu birbirinden ayırmak gerekiyor. Bir tarafta borsa ve yatırım fonları üzerinden ortaya çıkan ciddi bir güven problemi bulunuyor. Diğer tarafta ise bankacılık, tahvil ve döviz piyasalarının tamamını içine alan sistemik bir finansal kriz henüz görülmüyor. Uluslararası basının ortak değerlendirmesi de büyük ölçüde bu ayrım üzerine kuruluyor.
Türkiye açısından asıl uzun vadeli mesele ise krizin nasıl sonuçlanacağından çok, sonrasında piyasa güveninin nasıl yeniden tesis edileceği. Yatırımcıların fonlardaki kayıplarının ne ölçüde telafi edileceği, soruşturmaların nasıl sonuçlanacağı, sorumlulukların ortaya konulup konulmayacağı ve düzenleyici mekanizmaların hangi adımlarla güçlendirileceği uluslararası yatırımcıların dikkatinde olacak.
Özellikle MSCI’ın Türkiye’ye ilişkin değerlendirmeleri bu açıdan önem taşıyor. Çünkü MSCI’ın talep ettiği daha yüksek şeffaflık, gerçek faydalanıcı sahiplik bilgilerinin açıklanması ve koordineli işlemlere karşı daha etkin gözetim mekanizmaları, Türkiye’nin uluslararası yatırımcılarla ilişkilerinde yalnızca teknik düzenlemeler olarak görülmüyor. Bunlar aynı zamanda Türkiye piyasasının güvenilirliği konusunda verilecek mesajın bir parçası haline geliyor.
Fon skandalı böylece Türkiye’nin uluslararası ekonomik itibarında yeni bir tartışma başlattı. Uluslararası medyada ortaya çıkan tablo, Türkiye ekonomisinin bütünüyle krize girdiği yönünde değil. Daha çok, sermaye piyasalarında ciddi bir güven sorununun ortaya çıktığı ve bu sorunun Türkiye’nin yıllardır çözmeye çalıştığı yatırımcı güveni meselesini yeniden gündeme taşıdığı yönünde.
Türkiye açısından mesele yalnızca yüz binlerce yatırımcının fonlarında yaşanan kayıpların telafi edilmesiyle sınırlı değil. Uluslararası yatırımcıların asıl izleyeceği konu, Türkiye’nin bu krize nasıl cevap vereceği olacak. Şeffaflık, etkin denetim ve piyasada eşit kuralların uygulanması konusunda atılacak adımlar, yaşanan krizin geçici bir sermaye piyasası sarsıntısı olarak mı kalacağını, yoksa Türkiye’nin uluslararası finansal itibarı üzerinde daha kalıcı bir iz mi bırakacağını belirleyecek.























