(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Aşkın Gücü ve Rabbit Hole filmlerinden iki sahne, acıyı farklı taşıyan insanlar hakkında
Bir kayıp yaşıyorsunuz.
Ağır bir kayıp.
Yanınızda aynı kaybı yaşayan biri var.
Eşiniz.
İkiniz de üzgünsünüz.
İkiniz de yoruldunuz.
Ama bir süre sonra yalnızca kaybettiğiniz şeye üzülmüyorsunuz.
Birbirinize de kırılmaya başlıyorsunuz.
Çünkü içinizden aynı soru geçiyor:
“Sen neden benim gibi acı çekmiyorsun?”
Daha doğrusu:
“Ben bu haldeyken sen nasıl böyle davranabiliyorsun?”
Mesele burada başlıyor.
İKİ FİLM, AYNI SORU
1998 yapımı What Dreams May Come, Türkiye’de bilinen adıyla Aşkın Gücü, Chris ve Annie’nin büyük kaybını anlatan bir film.
Çocuklarını kaybederler.
Annie çöker.
Chris ayakta kalmaya çalışır.
Annie bir noktada Chris’in hâlâ ayakta olmasına bile öfkelenir.
Sanki yeterince yıkılmamak, yeterince sevmemekmiş gibi.
2010 yapımı Rabbit Hole da çocuğunu kaybetmiş bir çiftin yasını anlatan bir film.
Becca ve Howie dört yaşındaki oğulları Danny’yi kaybetmiştir.
Howie oğlunun görüntülerine tutunur.
Becca hatırlatıcılardan uzaklaşmak ister.
Biri hatırlayarak yaşamaya çalışır.
Diğeri hatırlamayı azaltarak.
Howie için uzaklaştırmak, oğullarını silmektir.
Becca için sürekli tutmak, yaranın hiç kapanmamasıdır.
İkisi de acı çeker.
Ama birbirlerinin acısını yanlış okurlar.
Karşımızdakinin davranışını görürüz.
Davranışın içindeki acıyı göremeyiz.
BİRİ AĞLAR, DİĞERİ İŞ YAPAR
Kenneth Doka ve Terry Martin yasın farklı yaşanabildiğini anlatırken iki eğilimden söz eder.
Bir tarafta acısını konuşarak, ağlayarak, paylaşarak yaşayanlar vardır.
Diğer tarafta ise çalışarak, düzenleyerek, çözerek, bir şey yaparak taşıyanlar.
Bunlar kesin kutular değildir.
Hepimiz zaman zaman ikisini de yaparız.
Sorun farklı yas tutmamız değil.
Sorun, kendi yas biçimimizi sevginin ölçüsü sanmamız.
“Ben bu kadar üzülüyorsam sen neden böyle sakinsin?”
“Ben her şeyi toparlamaya çalışıyorsam sen neden hiçbir şey yapmıyorsun?”
İşte o zaman yasın yanına başka bir şey eklenir:
Kırgınlık.
BU SATIRLARDAN SONRASINI EŞİME YAZIYORUM
Sevgili eşim,
Bu iki filmi izlerken kendimi düşündüm.
Ben geçmişe tutunmadım.
Durmadım da.
Koştum.
Hallettim.
En azından halletmeye çalıştım.
Çözdüm.
En azından çözmeye çalıştım.
Ailemizi ayakta tuttum.
Ya da tuttuğumu sandım.
İçimde sürekli aynı cümle vardı:
“Ben durursam, her şey dağılır.”
Bugün geriye baktığımda başka bir ihtimali de görüyorum.
Bazı şeyler tam da ben hiç durmadığım için dağılmış olabilir.
BİR AKŞAM
Bir akşam eve geç geldim.
Yine elimde telefon vardı.
Aklım bir sonraki işteydi.
Sen salondaydın.
Çay soğumuştu.
Ben ayakkabılarımı çıkarırken konuşmaya başladım.
“Yarın şunu hallederiz.”
“Şu işi de bu hafta bitiririm.”
“Onu da merak etme, ben bakarım.”
Sen bana baktın.
Bir şey söyleyecekmiş gibi oldun.
Söylemedin.
Ben o bakışı “peki” diye okudum.
Belki “beni gör” diyordu.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
Ben sormadım.
“Bugün nasılsın?” demedim.
“Sen neyin içindesin?” demedim.
Sen de bana sormadın.
Sonra ben balkona çıktım.
Ellerim titriyordu.
İçeri girip sana:
“Ben de çok yoruldum.”
diyemedim.
Çünkü güçlü olmam gerektiğini düşünüyordum.
Sanki ben çökersem her şey gerçekten dağılacaktı.
İkimiz de aynı evdeydik.
İkimiz de yorgunduk.
İkimiz de diğerinin bir şey söylemesini bekliyorduk.
Ve bekleyerek yalnız kaldık.
ÖZÜR DİLİYORUM
O akşam seni dinlemediğim için özür dilerim.
Sorularına cevap verip asıl soruyu duymadığım için özür dilerim.
Sana çözüm sunmanın, seni duymakla aynı şey olduğunu sandığım için özür dilerim.
Yorgunluğumu saklamayı güç sandığım için özür dilerim.
Ve kendi taşıma biçimimi doğru, seninkini eksik gördüğüm zamanlar için.
Koşmak bir kaçış mıydı?
Tam bilmiyorum.
Bir kısmı kaçış olabilir.
Bir kısmı gerçekten gerekliydi.
Ama artık şunu biliyorum:
Bir şeyi yapmak zorunda olmak, onu seni dışarıda bırakarak yapmak zorunda olduğum anlamına gelmiyordu.
Bunu daha önce görmeliydim.
AMA BEN DE YARALANDIM
Bunu söylemek daha zor.
Çünkü özür diledikten sonra insanın kendi yarasından söz etmesi, özrünü geri alıyormuş gibi görünebilir.
Ama ilişkiler bu kadar temiz değil.
Bir insana haksızlık etmiş olabilirsiniz.
Ve aynı insan size de haksızlık etmiş olabilir.
Seni görmediğim zamanlar oldu.
Senin de beni görmediğin zamanlar oldu.
Ben sana bir özür borçluyum.
Bu, senden hiçbir şey bekleyemeyeceğim anlamına gelmiyor.
Benim yanlışım seninkini silmez.
Seninki de benimkini.
İlişki mahkeme değil.
Birimiz kusurluysa diğeri otomatik olarak masum olmuyor.
Bazen aynı olayın içinde iki insan da yaralanıyor.
Bazen ikisi de birbirinden aynı şeyi bekliyor:
“Beni gör.”
O akşam benim de ihtiyacım vardı.
Birinin bana:
“Sen nasılsın?”
demesine.
Bunu senden bekledim.
Ama söylemedim.
Sen de benden bir şey beklemiş olabilirsin.
Sen de söylemedin.
Sonra ikimiz de kendi sessizliğimizi diğerinin ilgisizliği sandık.
Ve insan bazen en çok, hiç söylemediği ihtiyacın karşılanmamasına kırılıyor.
ÖZÜR BEKLEMEK
Senden hâlâ bazı cümleler duymak istiyorum.
Ama artık senin bunları kendiliğinden anlamanı beklemenin adil olmadığını da biliyorum.
Benim de söylemem gerekiyor:
Şuna kırıldım.
Burada yalnız kaldım.
O gün senden bunu bekledim.
Bunu duymaya ihtiyacım var.
Çünkü özür beklemek her zaman karşıdakini suçlu ilan etmek değildir.
Bazen insan yalnızca şunu duymak ister:
“Evet. Orada canını yaktım. Şimdi görüyorum.”
Özür geçmişi değiştirmez.
Olanı geri almaz.
Ama yaşanan şeyi ortak bir gerçekliğe dönüştürür.
Biri artık:
“Öyle bir şey olmadı.”
diğeri:
“Oldu ve hâlâ içimde.”
diye yaşamaz.
İkisi de aynı yere bakabilir.
SENDEN İSTEDİĞİM
Senden hemen bir özür istemiyorum.
Kendime de beraat istemiyorum.
Bir akşam oturalım istiyorum.
Ben sana ne kadar yorulduğumu anlatayım.
Sen bana neyi görmediğimi anlat.
Ben seni dinlerken kendimi savunmamaya çalışayım.
Sen de beni dinlerken kendi acının benimkini geçersiz kılmadığını hatırla.
Kimin haklı olduğuna karar vermeden önce,
birbirimize ne yaptığımızı anlayalım.
Çünkü haklı olmak, karşıdakinin yarasını ortadan kaldırmıyor.
Ben koşmayı tamamen bırakmayacağım.
Bu benim bir parçam.
Ama eve girdiğimde telefonu cebime koyabilirim.
“Yarın ne yapacağız?” demeden önce:
“Bugün nasıldın?”
diyebilirim.
Cevabın uzun sürerse bekleyebilirim.
Seni düzeltmeden dinleyebilirim.
Ve sana şunu sorabilirim:
“Şu anda neyin içindesin?”
Ben de bazen aynı soruyu duymaya ihtiyaç duyuyorum.
AYNI EVDE İKİ YALNIZLIK
İlişkilerde tuhaf bir şey var.
Karşımızdakinin bize yaptığını ayrıntısıyla hatırlıyoruz.
Bizim ona yaptığımızı ise daha kolay açıklıyoruz.
“Çok yorgundum.”
“Başka çarem yoktu.”
“Öyle demek istemedim.”
“Ben de kötü durumdaydım.”
Sonra iki insan karşı karşıya geliyor.
İkisinin de elinde kendi yarası.
İkisi de aynı şeyi bekliyor:
“Önce sen gör.”
Ve bazen yıllar böyle geçiyor.
Oysa iyileşme belki başka bir cümleyle başlıyor:
“Benim canım yandı.”
Ardından daha zor olan geliyor:
“Ama senin canını nasıl yaktığımı da görüyorum.”
Mesele kimin daha çok acı çektiği değil.
Mesele, iki insanın aynı evde acı çekerken birbirini yalnız bırakıp bırakmadığı.
Ve bazen bir ilişkiyi değiştiren cümle:
“Seni seviyorum.”
değildir.
Daha zor bir cümledir:
“Şimdi görüyorum. O gün sen de yalnızdın.”
Kaynak:
Martin TL, Doka KJ. Men Don’t Cry… Women Do: Transcending Gender Stereotypes of Grief. Brunner/Mazel, 2000.























