(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Masamın üstünde ‘iki tane hapishane kitabı’ duruyor. Biri yeni, diğeri epey eski. Ama aynı hapishanenin ‘tanıklıkları…’ Dönemleri de farklı. Siyasi çizgileri de… Nedense ikisini birlikte yazmak istedim. ‘Bir sağdan bir soldan’ olsun falan gibi bir düşüncem yok. Kaldı ki ikisi de ‘soldan…’ Aynı siyasi yolun yolcuları olduğunu söylemek zor. Her ikisi de gazeteci…
Sabrınızı zorlamadan isimlerini vereyim; Mehmet Altan ve Mustafa Balbay… Altan 15 Temmuz’dan sonra içeri girdi. Balbay ise Ergenekon davalarının sanığıydı. Her iki isim de uzun süre Silivri hapishanesinin ‘sakini’ oldu. Usta kalem Ahmet Altan’ın da ‘hapishane günlerini’ yazmasını isterdim. ‘Kardeşi yazdı’ yetmez mi? Hayır, iki kalem arasında epey fark var.
Mehmet Altan aynı zamanda ‘akademisyen…’ “Yüksek Güvenlikli Notlar”ı 2026’da yayınladı. Çok bekledi. Şartlar mı elvermedi yoksa yayınevi mi bulamadı? 15 Temmuz’un doğurduğu ‘olağanüstü iklim’ aradan geçen uzun zamana rağmen tam anlamıyla dağılmış değil. Darbe girişimi bile tüm yönleriyle aydınlatılamadı. Altan’ın kitabı ‘telakki’ yayınlarından çıktı.
‘Yüksek güvenlik’ Altan’ın Silivri’de kaldığı hapishanenin niteliği, karakteri ve özelliği… ‘Dokuzuncu Bölüm…’ Hapishane büyük bir alan… Bir kampüs adeta… Dokuz farklı bölüm söz konusu… Hepsi ‘yüksek güvenlikli’ değil. Adi suçların mahpusları nispeten daha güvenliği düşük yerlerde barınıyor. Güvenliğin en üst düzeyde gözetildiği mahkum tipini tahmin etme zor değil; ‘siyasi mahpuslar… fikir ve düşünce sahipleri… Gazeteci ve siyasetçiler…’
Neden güvenliği bu denli yüksek derseniz… Alacağınız cevap ‘kaçabilir veya kaçırılabilir…’ ‘Olağanüstü önlem’ almanız gerekir. Peki bugüne kadar kaçma teşebbüsünde bulunan var mı? Yok ama hem hapishanenin duvarları, kapıları hem de tedbirler bu risk ve tehlikeye karşı şekillenmiş durumda… Güvenlik en ileri düzeyde… Galiba çatısında ‘uçaksavar’ da konuşlu… ‘Helikopterli girişim’ olabilir olasılığına karşı…
Mehmet Altan gözaltına alındığı anı unutamamış… Kim unutabilir ki… Telefonu sabah 5’i geçerken çalmış… “Telaşla açtım… Ahmet’in sesini duydum; “Misafirlerimiz var, kapıyı aç…” Bu saate misafir mi olur? Kapıyı ya sütçü çalar ya da polis? Burası Türkiye olduğuna göre ‘sütçü seçeneğini’ elemek gerekir. Şafak vakti ve çalan kapı… Az çok kim olacağı belli… Altan kapıyı açar, karşısında ‘terör şube polisleri…’
Savcılık gözaltı kararını aceleye getirmiş… Daire numarasını yanlış yazmış… Altan ‘yeniden düzenlenmesini’ istemiş. ‘Hukuk Devleti’ falan demiş. Fakat savcılık cevabını hiç de ‘hukuk devletine’ uygun şekilde vermemiş; “Bunun savcılık katında büyük bir öfke uyandırıp acı bir intikamın ateşini yakabilme ihtimalini aklıma getirmedim. Halbuki tam da böyle oldu… Beni alıp götürdüler… Savcı arkamdan yeni ekip göndermiş… Uzun süren evi darmadağın eden arama olmuş…” Ne bekliyordu ki Altan… ‘Pardon’ denmesini mi? Ah keşke… O günleri görecek miyiz?
Ve polis soyunda odası dolabında 20 küsur yıl önceki bir seyahatten kalmış üçte biri yırtık olduğu için ıskartaya çıkmış ‘1 dolar’ bulmuş… Eyvah yandı Mehmet Altan… Gözaltında geçen 12 gün… 10 kilo vermiş… “Hiçbir diyetisyenin haberdar olmadığı çok etkili bir ‘rejimi’ keşfetmişlerdi” İfade ve mahkeme… “Yalnızca bir yargıcın bulunduğu şu özel mahkemelerden biriydi…”
Hakim cana yakın birisi olmalı… “Herhangi bir mahkemede görme ihtimaliniz olmayan senli-benli laubali tuhaf bir konuşma üslubu vardı…” Samimiyetten olamaz mı? “O sohbetin sonunda…” ne mi oldu; Mehmet Altan tutuklandı… Ve Silivri; “Beni bir hücreye soktular. Demir kapıyı kapattılar. 12 gün boyunca o hücrede tek başına kaldım. İçinde 2 yıl 1 ay geçireceğim ‘büyük beton kutudaki’ hayatım başlamıştı…” Sonra 3 kişilik hücre…
Üslubu çok akıcı Altan’ın… Abisini aratmadı bana… Bir şiirsel metin gibi… Elinizden bırakmanız mümkün değil. Ben birkaç defa okudum. Pek beğendim. Koğuş veya hapishane arkadaşlarıyla ilgili ‘tanıklıklığını’ biraz yetersiz buldum. Hapishane biraz da ‘insan karakterleri’ demek… Altan’ın kaleminden okumak isterdim. Normal hayatta göremeyeceği ilginç bir renkli isimlerle karşılaştığı muhakkak… Keşke onları da yazsaydı.
Gözaltı ve mahkeme sürecinden birkaç cümlesini paylaştım… Gerisini size bıraktım. Fakat kitabı nasıl bitirdiğini de merak edersiniz; “Sıcak bir Eylül günü hapse girdim, sıcak bir Haziran günü hapisten çıktım. Aradan yıllar geçti. Geriye bu kitap kaldı. Geriye her zaman bir şeyler kalır… Acılar, sıkıntılar, haksızlıklar ve bazen de bir kitap… Haksızlığı yapanlar da haksızlığa uğrayanlar da bir gün bu dünyadan gidecekler. Gitmemiz önemli değil… Önemli olan geriye ne bıraktığımız…”
Mehmet Altan’dan geriye ne kaldı? Çok şey… En başta bu kitap… Bir dönemin tanıklığı… Yaşadığı haksızlıklar… Ve eğilip bükülmeyen, asil bir duruş… Daha ne olsun… Az bir şey mi bu…?
Ve diğer kitap… Bu da bir ‘Silivri kitabı…’ Gazeteci Mustafa Balbay’ın… Başlığı çarpıcı; “Düşünüyorum O Halde Sanığım” Altında da “Zulümname” kelimesi dikkat çekici… Her iki sözcük de kitabın ismi… Elimde 2011 tarihli ikinci baskısı var. Mustafa Balbay usta bir gazeteci… Ergenekon dalgalarının hedefi oldu. Ve bir anda kendisini içeride buldu. Mahpusluk günlerini uzaktan izleyebildim. ‘Keşke daha ilgili olabilseydim’ diye iç geçiriyorum.
Balbay ‘kelimelerle oynamayı’ sever. Bir ‘kelime sihirbazı’ gibi biçim ve anlam dünyasına zenginlik ve derinlik katar. Kitabı şiir gibi… Galiba gibisi fazla… Şekil olarak da şiirden farksız. Hapishane insanı şair de yapar, düşünür de… Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a nice ölümsüz şiirlerin mekanıdır hapishane… “Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu? / Buradan insan mı çıkar tabut mu?” Ve Nazım; “Tuttu bacağımın siyatik ağrısı / Ve unutma ki / daima iyi şeyler düşünmeli / bir mahpusun karısı…”
Balbay’ın satırlarında ‘Nazım Hikmet kokusu’ var. Etkisi de diyebilirsiniz. Balbay’ın Nazım hayranı olduğuna şüphe yok. Daha kitabın ilk cümlesine bakın; “Silivri’de ilk günler beklemekle / Saati saate / Günü güne eklemekle geçti…” Peki sonra…? “Hücreme şu adı taktım; / Silivri dolum tesisleri / Bunca yıl koşturmaktan / Haberim olmamıştı durmaktan…” Ve kitapların dünyası… Hacıbektaş, Mevlana, Platon, Nizamilmülk… “Üniversite yıllarım geri geldi” diye yazmış Balbay…
Balbay ikinci yılını ‘Silivri üretim tesislerine’ dönüştürmüş… Ve başlamış yazmaya… İlk kitap Zulümhane… İddianamenin içeriğini, savunmasını ve hapishane hayatını konu etmiş. Zulümname ikinci kitabı… Balbay üretken bir yazar. Pek çok kitaba imza attı. “Madem düştün zindana / Eser getir meydana…” Ve getirmiş de… Bir yazar için üretmek terapi gibidir. Hele dört duvar arasında mahpussa… Yunus Emre’nin dediği gibi; “Behey Yunus sana söyleme derler / Ya ben öleyim mi söylemeyince…” Ve de yazmayınca tabii… Elinden kalem düşerse işte yazar o zaman ölür…
Silivri’nin hangi bölümünden kaldı Balbay… 4. Bölüm… Numaralar ve adları değişti mi yoksa farklı bir yer mi? Bilmiyorum… Balbay da ‘yüksek güvenlikli’ bölümde yatmış; “Bildiğiniz cezaevlerinden değil bizimkisi / Yüksek güvenlikli /Balkanlar’ın, Ortadoğu’nun ve Avrupa’nın en büyüğü / Kim demiş Avrupa ile boy ölçüşemeyiz diye / Getirsinler hapishaneleri yarıştıralım…” Daha da büyüdü Silivri… Yeni eklemeler de yapıldı. Orta düzey ilçe nüfusuna erişti. Silivri’yle yarışman kimin haddine…?
Silivri’yi Balbay’ın dokunaklı satırlarından okumanın tadı bir başka… ‘Tat’ derken ‘hapishane gerçeğini’ kastediyorum. Balbay Finali şu cümlelerle yapmış; “Ben / Malta sürgünlerinden / 1940 – 1950 tutuklamalarından / 1970 – 1980 kıyımlarından / 1990 katliamlarından / 2000’lerin hukuk saldırılarından gelirim… Yalnız aile büyüklerimi / Ve aydınlık insanları / Selamlarken eğilirim…”
Silivri’den kimler geldi, kimler geçti…? Sağdan, soldan, ortadan, kenardan… Silivri her fikirden, her düşünceden insanı ağırladı. Mehmet Altan ve Mustafa Balbay bunlardan ikisiydi. Ve yaşadıklarını tarihe not düştüler… Bugünler geçecek, yaşananlar unutulacak. Ama bu yazdıkları hep hatırlanacak. Bir dönemin tanığı olarak duracak. Arkası da gelecek… Devasa bir Silivri külliyatı oluşacak… Kağıt üzerinde adı da değişse Silivri bir hapishane olarak asla unutulmaz.
























