(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Mesaj kime? İçeriye mi, dışarıya mı?
Cumhurbaşkanı Türkiye’yi hedef alan “sinsi plan”dan bahsediyor. Sınırları yeniden çizecek bir “paylaşım savaşı”nın devreye girdiğini söylüyor. Sonra da ekliyor: “Bizim de bir stratejimiz var.”
“Üç yanımız deniz, dört yanımız düşman” hamaseti değil bu. İsrail, ilk defa sınırlarımıza dayanmış bir düşman olarak tanımlanıyor. Beka kaygımızın yeni adresi olarak İsrail duruyor artık karşımızda.
Ortada bir ciddiyet sorunu var mı? Oyuna mı geliyoruz?
İsrail’den gelen ve milli güvenliğimizi hedef alan ve devleti yönetenlerin de karşı strateji geliştirdiği bir tehditten söz ediyoruz. Mantık ölçülerine aykırı duran bu tehdit ne kadar ciddi? “Arz-ı Mevud” kadar mı? Geçen sene İsrail ile işbirliği içinde olduklarını söyleyen Erdoğan, bu tehdidi dillendiren kişi olunca kafalar karışıyor.
MECLİS’TEKİ OTURUMDA ‘DİŞE DOKUNUR’ ŞEYLER ANLATMAK ZORUNDALAR
Birdenbire yüzünü gösteren veya düşman listesine eklenen İsrail tehdidi, dışarıdan önce içerideki dengeleri alt-üst etmiş görünüyor. Sonbahar soğuğu giderek artarken siyasette bahar rüzgârları esiyor. Eş zamanlı olarak Erdoğan, İsrail’in sinsi planlarından bahsettiği aynı konuşmanın içinde muhalefetin muhalefetine (Kılıçdaroğlu’nu hedef alarak parti içi muhalefete) yükleniyor. Komploya, entrikaya bu kadar alışmış olmasak, sağ gösterirken soldan gelen yumruklara hazırlıklı olsak da durum çok tuhaf. Devletin bekasını söz konusu eden bu kadar ciddi bir tehdit algısının şakası olamaz. Özgür Özel de, Müsavat Dervişoğlu da temkinli; kestirip atmasalar da tehdide pek inanmış görünmüyorlar. Meclis’teki kapalı oturumda Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı muhalefete dişe dokunur bir şeyler anlatmak zorundalar. Yoksa düşmanın karikatürünü mü çizecekler?
Şahsen, Cumhurbaşkanı’nın gündeme getirdiği tehdit algısını ciddiye alanlardanım. Bütün ihtimalleri sıfırlayıp, devleti yönetenlerin ABD’nin İsrail’in güvenlik endişelerini karşılamak üzere Kürt kartını masaya sürmesinden endişe ettiklerini düşünüyorum. Defalarca açıkladılar: Bağımsız Kürdistan’ı bölgede isteyen tek devlet İsrail. Yakın zamanda Netenyahu’nun oğlunun yayımladığı Kürdistan haritası Türkiye’de merak uyandırmıştı. İsrail’in güvenliği için Suriye’de yıllardır devam eden iç savaş gibi her köşe bucakta istikrarlı bir istikrarsızlık durumu gerekiyor. ABD’nin uzun süredir yatırım yaptığı Suriye’deki Kürt otonom bölgesi, elverişli bir enstrüman olarak öne çıkıyor. İsrail de hin-i hacette kullanmak üzere bu kartı elinde tutuyor.
Ancak mesele bu kadar basit olamaz.
MESELENİN ÜÇ YÜZÜ
İsrail tehdidini üç farklı düzeyde ele alarak meselenin ne kadar girift olduğunu gösterelim.
İlk düzey iç politika ile sınırlı: “Filistin davası”na sahip çıkmak, Siyonist İsrail ve Faşist Netenyahu edebiyatına destek olmak için bu tehdidin gündeme getirildiği. İktidar, hala zihninde yaşattığı İslâmcı tortularla aslında Filistin davasına değil Hamas’ın politikalarına sahip çıkıyor. İsrail tehdidi, bir yıldır sürdürülen retoriğin bir vites ileri geçmesi ile sınırlı olabilir. Böyleyse geçici bir siyasî gündemle kamuoyu meşgul olacak demektir.
İkinci düzey bölgesel dengeleri dikkate alıyor: İsrail’in yürüttüğü savaşın Lübnan’a yayılması ve İran’la gerilimin tırmanması hatta resmen bir savaşın başlaması karşısında bölgede alt-üst olan dengeleri yeniden kurmak üzere Türkiye istikrar gücü olarak rol üstleniyor olabilir. İsrail savaşı Gazze’de yürütürken İran’ın bölgesel güç olarak itibarını da dengedeki ağırlığını da neredeyse yok etti. Pezeşkiyan tuzağın farkında, Hamaney’den farklı olarak ısrarla uzlaşmacı bir tavır sergiliyor. Türkiye realist bir yaklaşımla, İran’ın terazideki ağırlığının azalmasından, kendisi üzerindeki yükün artacağı sonucunu çıkartıyor. Son bir yılın elde tek sonucu var: İsrail’i Türkiye’den başka dengeleyecek güç yok.
Üçüncü düzey ise doğrudan Orta Doğu üzerinden global politikanın yeniden tanzimi girişimi: Filistinliler, hatta İsrail bile global ölçekte Çin’in frenlenmesi ve kontrolü için basit bir araçtan ibaret. Olup-bitenler Yahudilerin bile aleyhinde; ancak finans kapital güç tazeliyor ve yeni bir oyun planı kuruyor. Yahudi inancı ile Hristiyanlık arasında köprüler kuran Evanjelist kulüp, dinî değil dünya ölçeğinde örgütlü bir sermaye takımı olarak öne çıkıyor. Yahudiler de bu teşebbüs için bir piyondan ibaret. İsrail’in dünya çapında yükselen dirence rağmen Gazze’deki katliama devam eden cüreti, biraz da bu uluslararası sermayenin teşviklerinin eseri olmalı.
Görünenin arkasında sermayenin hesabı başka. İran’ın oyundan düşmesi, Rusya’nın Ukrayna bataklığında bütün enerjisini tüketmesi Çin’in etrafında oluşturmaya çalıştığı güvenlik zincirini dağıttı. İsrail’in Orta Doğu’da patronluğunu ilan etmesi, doğrudan Çin’in aleyhinde. İsrail’in güçlenmesi Türkiye’nin öneminin azalması ve gücünün sınırlanması demek. BRİCS’in birdenbire Türkiye’nin gündemine gelmesi, bu yüzden olmalı.
İç politika, bölge politikası ve global politika üzerinden yapılacak bu üç düzeyli analiz, somut olarak hep birlikte var olabilir. Maksat objektif şartlardan çıkartılacak bir iktidar mücadelesine bürünebilir. Bir taşla üç kuş.
Mesele acaba bu kadar basit ve aynı zamanda derin mi?
























