(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’de yıllardan beri, bir anlam ve anlama karmaşası yaşanıyor. Ne “solcu görünümlü” gazeteci, siyasetçi ve akademisyenler, mütedeyyin kesimi anlamaya çalışıyor. Ne de “muhafazakâr\dindar” taraf, karşı mahalleye yeşil ışık yakıyor. Bunun birçok temel tezi bulunuyor haliyle. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, kendini ‘seçilmiş’ ve ‘seçkin’ gören, sözde beyaz Türkler, yıllar içerisinde ‘mütedeyyin’ kesimi ‘yok’ kabul etti. Ancak ‘muhafazakâr’ gruplarsa, yıllar içerisinde kendilerini geliştirip, hızla yükselişe geçti. Ancak bu kabuk değişimi, sol görüşlü çevreler tarafından sürekli görmezden gelindi.
Ne var ki, AK Parti’nin iktidar yılları içerisinde bu gruplar, kamu ve özel sektörlerde hızla kendini göstermeye başladı. Aslında “Beyaz Türklerin” olmaz dediği her şeyi olarak kendilerini ispatlama imkanı buldu. Bugün şöyle bir çevrenize baktığınızda, mütedeyyin aile çocuklarının, hâkim, savcı, gazeteci, yazar, vali, kaymakam ve müsteşar olduklarına şahit olduk. Ancak gelinen amudi yükselişlere rağmen, kendini solcu addeden gruplar bu gelişmeleri görmemeyi tercih etti. 2024’ün sonuna geldiğimiz şu günlerde bile, bu kabullenmezlik kendini göstermeye devam ediyor. Örneğin; kendi mahallelerinden öte caddelerde yanan ateşlere, ses çıkarmayan bu kesimler, mevzu kendi arkadaşları olduğunda sürekli feveran ediyor. Hatta bir de dünyaya insan hakları, özgürlük, basın ilkeleri ve hukuk dersleri veriyor akıllarınca. Fakat kendilerinden ‘gari’ olanların yıllar içerisinde yaşadığı gözyaşları ve ihlalleri, göstermemek ve duyurmamak adına da, ellerinden geleni gösteriyorlar. İşte burada insanın aklına gelmiyor değil. Özgürlük, insan hakları, adalet ve hukuk, her birey için geçerlidir. Kısacası siyahın beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Hukuk ve adalet terazisinde herkes eşit olmalıdır.
Geçen hafta gazeteci Özlem Gürses gözaltına alındı. Ardından da ev hapsi verilerek serbest bırakıldı. Ben yıllardan beri ifade etmeye çalışıyorum. Şiddet ve cebir olmaksızın, her fikir hukuk ve özgürlük çerçevesinde özgürce ifade edilmelidir. Toplumun ekseriyetle büyük çoğunluğunun hoşuna gitmese bile. Ancak bu evrensel yaklaşım, her görüş için aynı olmalıdır. İnsanların inançları, mezhepleri, siyasi görüşleri ve dünyaya bakışları kendilerine has bir yaklaşım olmalıdır. Bu bireyler de, bu özellikleri ile kabul edilmelidir. İşte bu şartların oluştuğu bir ortamda da, fikir çatışmaları dar bir kavgadan ziyade üretim arenasına dönüşür. Bu noktada Avrupa ve Türkiye farklılık gösteriyor. Sözüm ona bugün hala, Türkiye’de başörtülü ve tesettürlü kadınların giyim kuşamları sorgulanmaya çalışılıyor. Nasıl ki, bir kadın mine etek giydiği için toplumda ötekileştirilmiyorsa, tesettürü tercih eden bir kadına da aynı tevazu ve hoşgörü gösterilmelidir. Aksi durumda toplumsal bir kaynaşmanın yaşanması beklenemez.
Aslında Türkiye’de asıl sorunda burada başlıyor. Kendi mahallelerinin haklarını savunmak adına güçlü bir duruş sergileyen ulusalcı medya, ne yazık ki, bu hassasiyeti diğer mahallelerin mağdurlarına göstermekte aynı kararlılığı göstermiyor. Kendilerini “tarafsız” ya da “adil” olarak lanse eden bu yayın organları, farklı kesimlerden gelen mağduriyetlere sessiz kalmayı seçtiklerinde, bu iddialarını kendi elleriyle çürütmüş oluyor. Bu tutum, ulusalcı medyanın tarafsızlık söylemini samimiyetsiz bir kılıf haline getiriyor aslında. Zira tarafsızlık, yalnızca kendi politik ya da ideolojik çevrenizi savunmakla değil, toplumun her kesiminin haklarını eşit derecede gözetmekle mümkün oluyor. Ancak pratikte görüyoruz ki, bu medya organları kendi mahallesinin mağduriyetlerini büyüteçle inceleyip kamuoyu gündemine taşırken, diğer mahallelerin acılarına sırtını dönmeyi alışkanlık haline getirmiş durumda.
Özlem Gürses’in gözaltına alınması ve ardından hakkında ev hapsi verilmesi de bunun için iyi bir örnek teşkil ediyor. Gürses ile ilgili işlem yapılana kadar, kendisinin başka mahalledeki gazeteciler, akademisyenler ve kadınların yaşadığı benzer bir süreci dile getirdiğine şahit olamadık ne yazık ki. Tabii ki, burada gazeteci Gürses ile ilgili verilen kararı tasvip etmiyorum. Ancak bu yaşanan vakalar, sadece kendisiyle sınırlı değil. Yıllar içerisinde kendisinin başka mahallerde, gazetecilik yapan dostlarının seslerini duyurduğuna ilişkin ortada hiçbir done yok. Sadece o değil. Kendini sözde ‘solcu’ olarak gösteren hiçbir mahalle temsilcisi de, benzer bir davranışı göstermedi. Ya da gösteremedi ne yazık ki.
“ÖZGÜRLÜK HER BİREY İÇİN AYNI OLMALIDIR”
Örneğin, gazetecilik etiği açısından, meslektaşlarının özgürlükleri için çaba göstermesi beklenen ulusalcı medya, kendi ideolojik hattına uymayan gazeteciler tutuklandığında ya da baskıya maruz kaldığında genellikle sessiz kalmayı tercih ediyor. Bu sessizlik, “Gazetecilik evrensel bir haktır” söylemini boş bir slogana dönüştürüyor kendi mahallelerinde. Benzer bir şekilde, farklı bir toplumsal kesimin yaşadığı hak ihlalleri, adaletsizlikler ya da şiddet olayları gündeme geldiğinde, ulusalcı medyanın ya hiç ses çıkarmadığını ya da bu mağduriyetlere gölge düşüren söylemlere başvurduğunu görmek mümkün. Bu durumun en büyük zararını ise toplum görüyor. Zira medyanın görevi, toplumsal kesimler arasında köprüler kurmak, diyalog ve empati zeminini güçlendirmek olmalı.
Ancak ulusalcı medya, yalnızca kendi görüşüne yakın olanları savunarak kutuplaşmayı pekiştiriyor. Bu tutum, haklı bir davayı savunurken bile inandırıcılığı zedeliyor. Çünkü hak savunusunun ancak evrensel bir adalet perspektifiyle değerli olabileceği gerçeği göz ardı ediliyor. Kısacası, ulusalcı medya, kendi mahallelerinin çıkarlarını korumaya odaklanırken, tarafsızlık iddiasını kendi eylemleriyle sonlandırıyor. Bu durum, medyanın güvenilirliğini ve demokratik bir toplumdaki işlevini sorgulanır hale getiriyor. Gerçek anlamda tarafsızlık ve adalet için, tüm mağdurların yanında olmayı öğrenmek ve bu doğrultuda hareket etmek temel bir özellik olarak öne çıkıyor. Aksi takdirde, bu söylem yalnızca boş bir iddia olarak kalmaya mahkûm olacak gibi duruyor. Asıl olan kendini sözde ‘solcu’ olarak belirten gazeteci, akademisyen ve siyasetçi ile ilgili her hangi bir hukuksuz olduğunda ses yükseltmek değil, kendi mahallenin dışında var olan ya da olacak bir hukuksuzluk için de benzer bir cesareti göstermekle mümkün olacaktır. Aksi durumda psikolojide, ‘görmemezlikten gelme’ olarak ifade edilen bu yaklaşım, orta sahada ‘top çevirmekten’ öte bir anlam taşımayacaktır. Umarım Özlem Gürses ve mahallesinin yılmaz savunucuları, yaşanan travmadan ders çıkarmışlardır. İnsan hakları ve bireysel özgürlüklerin de, her birey için büyük bir anlam ifade ettiğine şahit olmuşlardır.






















