(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’de gazeteciliğin bir mahalle mesleğini olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Çünkü her mahallenin kendine göre gazetecisi, siyasetçisi ve iş adamı var. Dünya sadece onların ekseni etrafında tur atıyor. Mahallenin dışında cereyan eden bir vaka, bu grupların umurunda bile değildir. Ancak söz konusu kendi mahalleleri olduğunda, yeri göğü inletirler. Siyasetçisi, gazetecisi ve mahalle çalışanları var güçleriyle sesini yükseltir. En trajik olanıysa kendilerinin dışındaki kişilerin başarılarını bile görmezden gelirler. Şayet ortada bir başarı varsa, onda da, “Bir bit yeniği vardır” onlara göre. Çünkü onlardan başkalarının yaşam ve söz söyleme hakkı olmamalıdır. Çünkü onların yaşam felsefesine göre; “milli ve muhafazar/dindar” kesimlerin yaşam hakkı olmamalıdır.
Yukarıda izah ettiğim mesele ne kadar acı değil mi? Bir toplum düşünün ki, karpuz gibi ikiye ayrılmış. Bir kesim, diğerini bir bütün olarak kabul etmiyor. Tam aksine etmek istemiyor. Çünkü bu toplumun genlerinde ulusalcılık ve bencillik kavramı yerleşmiş. Aslında kendi kötü hasletlerini de, sözde Kemalizm ve Atatürkçülük adı altında saklamaya çalışıyorlar. Kendi ifadeleriyle, “Atatürk bugün mezardan çıksa, bu grupların yüzüne bakmaz” aslında. Kurucu önder, kendi emeğiyle ortaya çıkardığı bu güzelim toplumunda, bir grubun, diğerlerini “öteki” olarak algılamasını asla kabul edemezdi. Şimdi gelelim ulusalcı mahallenin hastalıklarına. Aslında mahalleyi yıllardan beri yakından tanırım. Bu açıdan kendileriyle ilgili bazı değerlendirmeleri yapmayı kendimde hak görüyorum! Özellikle mahallenin anlı şanlı gazetecisi olarak bilinen bazı figürlerle oturup kalkmışlığım var. Ekran önünde aslan kesilirler. Kameralar kapandığında da hemen fare! Onlara göre; gazeteciliği sadece onlar yapar, onların dışında hiç kimse gazetecilik de yapamaz, televizyonculuk da. Yaptıklarında da, “Ya yandaş” olurlar, ya da “besleme”. İşte mahallenin içi de, dışı da bundan ibaret.
Önceki gün ulusalcı medyanın önde gelen televizyonunda bir olay yaşandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, basın açıklamasında bilirkişinin ismini telaffuz etti. Bunun üzerine Halk TV’den Barış Pehlivan isimli gazeteci, bilirkişiye ulaştı. Hakkındaki iddiaları sordu. Buraya kadar gazetecilik açısından bir sorun yok. Bilirkişi iddialara yanıt vermiş kendince. Ancak Pehlivan ve yanındaki birkaç arkadaşı, bu görüşmeyi gizlice kayıt altına almış. Ardından da Halk TV televizyonunda yayınlamış. İşte burada her şey suç. Bu tür bir vakıanın lamı cimi yok. Şayet, bilirkişi kaydın yayınlanmasına rıza gösteriyorsa, yapılan gazeteciliktir. Aksi durumda özel hayatın gizliliğini ihlaldir. Şayet bunu yapıyorsanız sonucuna katlanmanız gerekiyor. Kaydın yayınlanması öncesinde ve sonrasında sözde “Aslan” kesilen Pehlivan ve arkadaşları, haklarında soruşturma açıldığında da geri vites yapmışlar! Hem de nasıl bir geri dönüş! O ana kadar, Türkiye’deki ifade özgürlüğünün yılmaz bekçisi gibi duran Pehlivan gazeteci, mahkeme önünde de arkadaşlarını açıkça satmış! “Ben yapmadım. Diğer arkadaşlar yapmış” demiş. Bu tutanağı görünce şaşırmıştım. Yanlıştır düşüncesiyle. Gözaltı öncesindeki ifadelerini yeniden dinlediğimde, geçmişten tanıdığım Barış Pehlivan ve mahalle arkadaşlarının “Kağıttan Kaplan” olduklarını bir kez daha müşahede etme imkanım oldu. Beni utandırmadılar aslında! Tüm Türkiye’ye gerçek yüzlerini gösterdiler. Bu aşamadan sonra bu tür gazetecilere güven duyan insanların, duygularına ve inancına acırım açıkçası.
PEHLİVAN, MAHKEME HUZURUNDA TERS KÖŞE YAPTI!
“Pehlivan gazetecinin” mahkeme huzurunda kurbanı ise yılların gazetecisi Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toptaş oldu. Toptaş, meslekte siyasi kimliğiyle tanınan bir gazeteci. Ancak onu diğerlerinden ayrı tutmak gerekiyor. Zaten mahkemedeki duruşunda da onu göstermiş. Şayet cezaevinden çıkarsa, yapması gereken Pehlivan gibi gazetecileri bir an önce kapının önüne koymak olmalı. Kısacası dostlarını yeniden gözden geçirmeli. Artık mahallede yaşayan ve siyasi kimliğiyle bilinen insanlar da, bu tür gazetecilere daha fazla prim vermemeli. Bu mahallede yaşayan ve yüksek ahlaki duruşu olanlar da yok değil tabii ki. Ancak büyük çoğunluğunun ifade ve düşünce özgürlüğü söylemleri, adliye kapısına kadar. Bunu da söylemem gerekiyor.
Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toptaş beyin tutuklanması bir yönüyle Türkiye’de basın özgürlüğü ve gazetecilerin ifade işlemleri konusundaki tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Bu olay, gazetecilerin mesleklerini icra ederken karşılaştıkları hukuki ve idari engelleri bir kez daha gözler önüne serdi. Gazetecilerin ifade işlemleri sırasında yaşadıkları tutarsızlıklar, basın özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilebilir. Özellikle, gazetecilerin mesleklerini icra ederken maruz kaldıkları fiziksel müdahaleler ve hukuki baskılar, Anayasa Mahkemesi’nin çeşitli kararlarında da ele alınmış olsa yeterli oranda güvence altına alınmadığını gösteriyor. Bu da en ufak bir eylemde tutuklanma korkusunu beraberinde getiriyor.
UĞUR MUMCU VE ABDİ İPEKÇİ GAZETECİLİĞİ NEREDE KALDI?
Ancak mesleğin doğasında cesur olmak varsa, bu hem ifadeye hem de devamındaki sürece uygun olmalı. Çünkü gazetecilik, toplumun doğru ve tarafsız bilgiye ulaşmasını sağlayan kutsal bir meslek. Bu mesleği icra edenlerin, baskı ve tehditlere karşı dayanışma içinde olmaları beklenmeli. Ancak, ifade süreçlerinde meslektaşların birbirlerini suçlamaları, gazetecilik etiği ve dayanışma ruhuna aykırı. Bu tür davranışlar, sadece bireysel itibarları zedelemekle kalmaz, aynı zamanda basın özgürlüğüne yönelik saldırılara karşı verilen kolektif mücadeleyi de zayıflatır. Unutulmamalıdır ki, gazeteciler arasındaki dayanışma, basın özgürlüğünün korunmasında hayati bir öneme sahip. Meslektaşların birbirlerini suçlamaları, otoriter eğilimlere ve basın üzerindeki baskılara zemin hazırlar. Bu nedenle, gazetecilerin her koşulda etik ilkelere bağlı kalarak, meslektaşlarına destek olmaları ve dayanışma içinde hareket etmelerini sağlamalı.
Son vakada yaşanan tutarsızlıklar bir kez daha gösterdi ki, Cumhuriyet gazetesinin unutulmaz ismi Uğur Mumcu ve Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi gibi isimler, sadece ulusalcı medyada görev yapan gazeteciler için, bir söylem zenginliği oluşturuyor. Onların meslek ahlakları ve duruşları, onların umurunda bile değil. Şayet olmuş olsaydı, Barış Pehlivan ve diğer arkadaşları yargıç karşısında arkadaşlarını hedef göstermez, meslek ilkelerine sımsıkı sarılırdı.






















