(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Artık tuz koktu desek yeridir. Birkaç günden beri, Türkiye’de toplumu derinden yaralayan farklı haberler, gün boyu sosyal medyanın gündemine oturdu. Hatta bazı, görüntüler, kamu vicdanında derin yaralar açtı. Ancak olayın merkezinde yer alan şahısların, pişkin açıklamalarıysa, yozlaşmanın kurumsal anatomisi olarak kayıtlara geçti.
Yaşanan trajedinin ardından adım atması gereken kurumların, derin sessizlikleriyse, toplumun kafasındaki soru işaretlerini artırdı. Rüşvet alırken yakalanan sorumsuz bir bürokratın, “Aldığım paralar sadakaydı” şeklindeki laubali yaklaşımı ise dinin sosyal hayatta ne kadar kolay kullanılabilir bir argüman olduğunu bir kez daha gösterdi.
Türkiye’de insanlar hangi ara bu duruma geldi?
Toplum bilimciler ve sosyologlar ciddi bir araştırma ortaya koymalı. Çünkü her yeni günde, sosyal medyaya düşen haberlerin her biri, diğerinden daha skandal nitelikte.
Bir yanda yüzbinlerce dolar rüşvet alırken yakalanan bir Diyanet personeli, diğer yanda Dışişleri Bakanlığı’nda görevli bir çalışanın İsrail’de pedofili suçlamasıyla tutuklanması. Diğer yanda hem kendi canını hem de trafiği tehlikeye atan kişinin Gaziantep Bölge Adliye Cumhuriyet Başsavcısı çıkması.
Son olarak da Adana’da miras kavgası yüzünden bir babanın iki evladını hunharca vurması. Alın size yozlaşmanın anatomisi…
Bu ülke ve insanlar, ne zaman vicdanını, aklını ve benliğini kaybetti? Bir yanda dini temsil eden bir kurumun personeli rüşvet alırken, bir yanda Türkiye’yi diplomatik olarak temsil eden kurumun çalışanı çocuk taciziyle yakayı ele verdi.
En önemlisi de hukuku ve yargıyı temsil eden bir yargı mensubunun sorumsuz ve kural tanımaz yaklaşımıyla yakayı ele vermesi… Artık kabul edelim…
Tuz bu ülkede kokmuş, kokmaya da devam edecek gibi duruyor. Şayet yetkiler bu sorumsuz yaklaşımları en ağır şekilde cezalandırmazsa, siz o zaman görün gümbürtüyü…
DİYANET, TOPLUMUN İNANÇ KODLARINI TEMSİL EDİYOR
Şunu artık açıkça söylemekte bir beis görmüyorum.
Yaşanan her bir olay, münferit olarak değerlendirilse dahi, bireysel birer sapma değil, yıllardır biriken ve artık çürümeyi gizleyemeyen bir yapısal bozulmanın dışa yansımasıdır maalesef. Bu olayları, bundan sonra ahlaki ya da adli kategorilerde ele almak yetmez.
Burada söz konusu olan, devletin kutsal addedilen kurumlarında bile çivinin çıkmasıdır. Neden mi? O zaman birkaç cümleyle izah edeyim.
Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı, son dönemde siyasetin tam merkezine yerleşti. Bundan dolayı toplumun bir kesimi, ilgili kuruma ve personeline yönelik bir angajman içinde. Bunu bir kenara bıraktığımızda, Diyanet bu toplumun inanç kodlarını temsil eden bir kurum ayrıca. Kuran kurslarından camilere, fetvalardan sosyal hizmetlere kadar her alanda “ahlaki rehberlik” iddiasında olan bir yapı.
Ancak milyonlarca liralık bütçelerle şişirilmiş, denetimsiz bırakılmış bu yapının, kamusal dindarlık adı altında nasıl kişisel servet üretim merkezine dönüştüğü, artık kimse için sürpriz değil. 270 bin dolar, sadece bir kişiye ait bir suçun bedeli değil bunun altını çizmek gerekiyor. Aslında alınan bu rüşvet rakamı, Diyanet’in neye dönüştüğünün rakamsal özeti.
Bu noktada “din tüccarlığı” artık sadece bir metafor değil, somut bir suç kategorisi. Öte yandan bu meseleyi münferit bir olay olarak değerlendirmek de, diğer suç ortaklarını ve ihmali olan görevlileri korumak anlamına gelir. Burada ciddi bir rüşvet var.
Ayrıca söz konusu şahsın, Ankara, İstanbul vb gibi yerlerde suç gelirinden elde ettiği gelirle, aldığı konutlardan bahsediliyor. Bu kadar aleni yapılan bir suçun ya ortağı vardır, ya da göz yumması. Bir diğer seçenekte görevin ihmal edilmesi.
15 TEMMUZ GAZİSİ VE PEDOFİLİ SUÇLAMASI
Başka bir skandalsa Dışişleri Bakanlığı’nda yaşandı.
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kuruma alınan bir şahsın, karıştığı ciddi bir diplomatik kriz çıkartacak skandal.
Şunu söylemeden geçemeyeceğim. İsmi geçen şahsı, bir arkadaşı arkadan tankların üzerine iteklemiş. Çarpmanın etkisiyle bacağında bir şişme yaşanmış. Sonrasında Allah’ın lütfu olsa gerek, hop Dışişlerinde diplomatik memur olarak göreve başlamış.
Özel sınav ve KPSS gerek olmayınca, yoldan geçen bir şahsı bu kadar ciddi bir noktaya getirirseniz, sonucu da bu olur. Ben bu şahsa zerre üzülmüyorum. Bu kadar çapsız insanları bu görevlere layık görenlere üzülüyorum. Çünkü Dışişleri Bakanlığı personeli, ülkenin yüzünü, kimliğini, onurunu uluslararası platformda temsil etmekle görevli.
Bu kurumun çalışanı, başka bir ülkede çocuk istismarı suçu ile tutuklanıyorsa, burada diplomatik krizin ötesinde ahlaki bir çöküş vardır. Çünkü temsil ettiği ülkenin kültürel, dini ve etik değerleriyle arasındaki mesafeyi yitirmiş bir memur, yalnızca birey olarak değil, kurum olarak da güveni yerle bir eder.
Son olarak da, hem kendi canını hem de trafiği tehlikeye atan kişinin Gaziantep Bölge Adliye Cumhuriyet Başsavcısı çıkması meselesi. Bunun neresinden tutalım ki.
Adalet dağıtmakla görevli bir yargıcın, trafik magandalığına özenmesini nasıl yorumlamak gerekiyor acaba? Haydi, mesleğe yeni başlamış toy bir savcı olsa, bir nebze heyecanının kurbanı olmuş diyeceğiz. Ancak bu şahıs, yıllardan beri meslekte kademe almış, ve mesleğin zirvesine çıkmış bir başsavcı.
İki ayağını camdan çıkarmak ve ergen yaklaşımıyla araba kullanmak nedir Allah aşkına. Haydi böyle ahlak dışı bir eylem yaptınız, bari yol çevirmesinde görevlerini yapmaya çalışan polislere, başsavcı olduğunuzu söylemeseydiniz keşke. O zaman bir maganda yaptı derdi toplum, birkaç güne unutulur giderdiniz. Çevirmeye yakalandığınızda “Ben başsavcıyım” demek sizi ortak adalet anlayışından beri tutmaz. Şayet yakalandınız. Bundan sonra bedelini de mutlaka ödemeli…
YOZLAŞMA SONUÇ DEĞİL, BİR YÖNTEM HALİNE GELMİŞ
Yukarıda sıraladığım birkaç örnek, bize acı bir gerçeği hatırlatıyor. Türkiye’de kamu görevlisi olmak, giderek daha fazla şekilde “sorumluluk” değil, “imtiyaz” anlamına geliyor. Görev, liyakat ve sadakat kavramları yerini, yakınlık, cezasızlık ve çıkar ilişkilerine bırakıyor.
Devletin çelik çekirdeğinde görev alanlar, hesap verebilirlikten değil, dokunulmazlıktan güç alıyor. İktidarın koruma şemsiyesi altında olanlar, ne ahlaki ne hukuki bir denetime tabi tutuluyor. Bu da kamusal görevleri kişisel menfaatin aracı haline getiriyor.
Üzülerek sormam gerekiyor. Bu insanlar bu kurumlara nasıl sızdı değil, neden bu kurumlar onları içeriden üretti? Çünkü sistem, artık dürüst olanı değil, biat edeni; ehliyetliyi değil, sadakati ödüllendiriyor. Çünkü yozlaşma, artık sadece bir sonuç değil, bir yöntem haline geldi. Sosyolojinin temelidir aslında.
Toplumsal yozlaşmalar, önce bireylerde başlar. Sonra kuruma bulaşır, en sonunda ise toplumun tamamına sirayet eder. Şu an geldiğimiz nokta, bu üç aşamanın da geçilmiş olduğunu gösteriyor. İstismarcının mesleği “diplomat”, rüşvetçinin unvanı “din görevlisi”, kuralları hiçe sayan magandanın mesleği, “başsavcı” olabiliyorsa, çöküş sadece sistemin değil, toplumun da aynasıdır. İşin felsefik rasyonalitesini de dikkate alırsak, gerçek bir reformlar, sadece yasa değişikliğiyle değil, ahlaki bir yeniden inşayla mümkün olur.
Burada Dışişleri Bakanı, Adalet Bakanı ve Diyanet İşleri Başkanı’na toplum adına bir çağrıda bulunmak istiyorum. Daha fazla düşünmeden, soruşturmanın neticesini dahi beklemeden, üç personeli de meslekten men ediniz.
Şayet bugün üç münferit vakaya, sessiz kalırsanız, daha büyükleri sizi ve kurumlarınızı daha ciddi sorunlarla zan altında bırakabilir. Yarın keşke dememek için, bir an önce adım atınız. Size şunu açıkça da ifade edeyim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu skandallardan haberi olursa, o zaten hiç düşünmeden gereğini yapar. Tabii ki karar sizin!






















