(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’yi uzaktan izlemek insana hiç keyif vermiyor. Tam aksine, duyduğunuz ve izlediğiniz her görüntü, ruhunuza zarar veriyor. Ben uzaklardan bu hissi taşıyorsam, Türkiye’de yaşananların ruh dünyalarını düşünmek bile istemiyorum. Aslında siyasetle, hayatta kalma mücadelesi yaşıyorlar desek daha uygun olur galiba. Çünkü ayakta kalma savaşı veren insanların, ülkenin temel sorunlarını konuşmasını beklemek safdillik olur kanımca. Artık, güzel ülkemde yaşayanların çoğunluğu asgari geçim şartları seviyesinde yaşıyor. Bundan dolayı da, temel sorunları gündemlerine almaktan ziyade, hiçbir anlam ve tematik konusu olmayan Türk dizilerini izlemekle yetinmeyi tercih ediyor. İzlediği her bir senaryoya da, ahlaki seviyeden yoksun, cinsellik içeren mesajlar, kadın bedeninin teşhir edilmesi ve şiddet içeren görüntüler karşısında, ruh dünyalarına her gün yeni darbeler alarak, ruhsal çöküntü yaşamaya devam ediyor. Söz konusu mesajları her gün almaya devam ettiğinde de, toplumsal olarak şiddetin birer objesi haline geliyoruz haliyle. İzlenilen her bir diziden sonra, ülkenin farklı noktalarından kadına şiddet, cinayet ve intihar vakalarının birbirini izlediğine şahit olduğumuzda da, dizilerin toplumdaki yerini daha iyi sorgulamaya başlıyoruz.
Mesleğim gereği, eskiden olduğu gibi, şimdilerde de toplumsal olaylara konu dizi ve filmleri yakından takip ediyorum. Özellikle son dönemde bu ilgim daha da arttı. Çünkü hem bol zamanım var, hem de yazılara konu olacak onlarca başlık buluyorum. Özellikle son haftalarda izlediğim Türk yapımlarını takip ettiğimde, hayal kırıklıklarım daha da arttı. Çünkü artık dizilerde tematik bir konunun olmadığı aşikar. Sadece senaristler, haftayı kurtarma amacıyla, bazen ipe sapa gelmez konularla, izleyicilerin karşısına çıkıyor. Toplumun büyük bir kesimi tarafından izlenen bu yapımlar, yalnızca eğlence aracı değil, aynı zamanda kültürel değerlerin aktarımında ve toplumsal davranış kalıplarının şekillenmesinde de önemli bir rol üstleniyor. Ne yazık ki, bu kadar etkili bir mecrada sıklıkla ahlaki yozlaşma, normalleştirilen şiddet ve çarpık ilişkiler ön planda tutuluyor bilinçli olarak. Burada da kadın bedeni üzerinden teşhircilik ön plana çıkıyor. Aslında kadın derneklerinin en fazla itiraz etmesi gerekende bu yaklaşım tarzı olmalı. Dizilerde kadının sadece cinsel bir obje ve görüntü aracı olarak ön plana çıkarılmasının temelinde de, izlenme ve reyting kaygısının yattığının da altını çizmek gerekiyor.
AİLE İÇİ SADAKATSİZLİK VE AHLAK SORUNU!
Maalesef, sorunlar bununla da sınırlı değil. Türk dizilerinde aile içi sadakatsizlik, çıkar ilişkileri ve lüks yaşam arayışı sıkça romantize edilerek, bu temaların izleyiciler tarafından kolay ve kabul edilebilir bir yaşam tarzı olarak benimsenmeye çalışılıyor. Şunun da, altını çizmek gerekiyor ki; senaristler ve yapımcılar bunda da son derece başarılı oldu. Genç izleyicilerin, dizilerde rol model olarak aldığı oyuncuların giyim tarzı ve konuşma şeklini hayatına uyguladığı düşünüldüğünde, amacın saik olduğunu anlaşılıyor. Yine dizilerdeki, evlilik dışı ilişkiler, ihanet, entrika ve sahte dostluklar neredeyse her dizinin temel yapı taşlarından biri hâline geliyor. Bunun sonucunda da, özellikle genç bireylerin doğru-yanlış algısını bulanıklaştırmakta ve sağlıklı bir ahlak zemini oluşturmayı zorlaştırdığı anlaşılıyor.
Ayrıca dizilerde, şiddet, sadece bir olay örgüsü unsuru değil, adeta bir “kahramanlık göstergesi” olarak sunuluyor. Erkek oyuncuların, karakterlerin güçlerini, öfkelerini kontrolsüz şekilde dışa vurmaları çoğunlukla övgüyle gösterilmekte; kadına yönelik psikolojik ve fiziksel şiddetse görmezden geliniyor. Bu durum, hem erkek izleyicilerin şiddeti meşru bir çözüm olarak görmesine neden olmakta hem de kadına yönelik şiddeti olağanlaştırıyor ne yazık ki. Bununla birlikte, dizilerde sıkça rastlanan zengin-fakir çatışması, sınıfsal farklılıkların abartılması ve sürekli bir “üstünlük” yarışı, toplumda mevcut olan sosyal gerginlikleri daha da körüklüyor. Bu tür içerikler, izleyiciye empati ve dayanışma yerine kıskançlık, hırs ve bireysel kurtuluş arayışı aşılıyor. Neticesinde de, toplumsal yozlaşma ve şiddet sarmalı tepeden tırnağa yayılmaya başlıyor.
RTÜK, SENARYOLARI YAKINDAN TAKİP ETMELİ
Ne yazık ki; temel sorunlar toplumsal bir yozlaşmaya doğru giderken, RTÜK’ün denetimleri ise çoğu zaman yetersiz ve yüzeysel kalıyor. Burada toplumsal yapının sağlıklı gelişimi için, insani değerleri öne çıkaran, ahlaki duruşu güçlü ve şiddeti çözüm değil sorun olarak gösteren yapımların desteklenmesi gerekiyor. Sonuç olarak, Türk dizilerinde yaygınlaşan ahlak sorunları ve şiddet içerikleri, sadece bireysel davranışları değil, toplumsal yapıyı da olumsuz etkiliyor. Medya yapımcılarının, senaristlerin ve denetleyici kurumların bu konuda daha bilinçli ve sorumlu hareket etmeleri; izleyicilerin ise eleştirel bir gözle içerikleri değerlendirmeleri büyük önem taşıyor. Toplum olarak, ekranda gördüğümüzün sadece “kurgu” olmadığını, aynı zamanda bir yaşam biçimi dayatması olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Aksi takdirde toplumun temeline sinsice yerleştirilmiş, planlı senaryolar, gençlerin yaşam ve gelecek planlamasına ciddi zarar verecektir.





















