(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Bu köşede yıllardır sosyolojik analizler yapmaya çalışıyorum. Amacım, içinde yaşadığımız toplumdaki sorunlar üzerinden genel bir okuma sunmak. Yıllardır bu alanda çalıştığım için özellikle sosyal medya üzerinden yapılan bazı açıklamaları ve itirafları son derece önemsiyorum. Bunun en büyük nedeni de itirafta bulunanların gösterdiği rahatlık seviyesi. Ne yazık ki sosyal medyanın hayatımızda bu kadar etkin hale gelmesiyle birlikte, ahlaki sorunlar daha belirgin ve görünür olmaya başladı.
Bunun son örneğine birkaç gün önce sosyal medyada rastladım. 35’li yaşlarında olduğunu söyleyen bir kadın, katıldığı bir programda ahlaki açıdan kabul edilmesi mümkün olmayan bir yaklaşımı açıkladı. Katılımcı, “Aradığım erkeği bulamadım. Türkiye’deki ekonomik durumu göz önünde bulundurarak çok zengin bir adam istiyorum. Zengin seviyorum, fakirle hiçbir şekilde anlaşamıyorum. Maalesef ülkenin durumu bu. Ben bu şekilde hiç aldatılmadım ama genelde aldattım. Aldatmayı seviyorum. Yıllarca da aldattım” şeklindeki ifadeleriyle büyük bir skandala imza attı.
Öncelikle, cinsiyet ayrımı yapmaksızın bu sözleri duyduğumda insanlık adına utanç duydum. Bir hanımefendiyi düşünün… Yıllarca sürdürdüğü ahlaki olmayan bir davranışı, sanki normalmiş gibi anlatıyor, hatta toplumun bunu kanıksamasını bekliyor. Dünyanın neresine giderseniz gidin, ahlaki değerlerden bu kadar uzak bir kişi bu sözleri kameralar karşısında böylesine rahat bir şekilde söyleyemez. Bana göre bu tavır, “normal bir insan” yaklaşımı olamaz. Üstelik kadının dünyası sadece fakir–zengin ayrımından ibaret. Fakirlerle anlaşamadığını, yalnızca zenginleri sevdiğini belirtiyor. Ne yazık ki Türkiye’de geldiğimiz nokta burasıdır. Çünkü bir toplumda gelir adaleti bozulduğunda ilk erozyon, ahlak kavramında yaşanmaya başlıyor. Bu kadın da ahlaksız bir davranışı, gülerek ve alaycı bir üslupla normalleştirmeye çalışarak, içinde bulunduğu ruh hâlinin aynasını topluma tutuyor.
Benim açımdan bu tür açıklamalar, toplumun kendi ahlaki düzeneklerini nasıl kurduğunu, hangi davranışları görünmez kıldığını, hangi suçları ise failin kimliğine göre farklı ağırlıklarla değerlendirdiğini gösteren küçük birer mercek gibidir. Aldatma, modern toplumda hem en çok konuşulan hem de en çok saklanan eylemlerden biridir. İlginç olan, eylemin kendisi kadar, eylemi söyleyen kişinin kimliğinin de davranışın “ahlaki karşılığını” belirlemesidir. Toplum, erkek aldattığında bunu “geleneksel zaaflar” ya da “çapkınlık” şeklinde hafifletmeye eğilimliyken; kadın aldattığında bunu ahlaki bir çöküşün işareti olarak sunuyor. Ancak bu itiraf, tüm bu kalıpları aşarak başka bir soruna dikkat çekiyor: Ahlakın yalnızca ihlalin kendisine değil, ihlalin kimden geldiğine göre şekillenmesi.
Pişmanlık değil… Açık bir pişkinlik!
Bu itiraf, toplumsal ahlakın ne kadar kırılgan bir zeminde kurulduğunu göstermesi açısından oldukça önemli. Çünkü toplum, ahlakı çoğu zaman “ortak değerler bütünü” olarak tanımlasa da bu değerlerin uygulanışı sınıf, cinsiyet, güç ilişkileri ve görünürlük gibi faktörlerle sürekli yeniden şekilleniyor. Kimin hatasının bağışlanacağına, kimin hatasının linç edileceğine, kimin sessizce hayata devam edeceğine ya da kimin toplumdan af dilemek zorunda kalacağına çoğu zaman ahlak değil; toplumsal eşitsizlikler karar veriyor. Bu, nedenle kadının itirafı bir “özeleştiri” değil; toplumun ahlaki reflekslerini sınayan bir test niteliği taşıyor. Tepkiler ise toplumun ahlaki duyarlılık alanlarını gözler önüne seriyor.
Ahlaki bir sorun normalleştiriliyor
Bu bağlamda sosyal medyada kimileri olayı bireysel özgürlük ve duygusal tatminsizlik üzerinden, kimileri ise kadın özne üzerinden ahlaki yargılarla ele alıyor. Başkaları ise “aldatma normalleşiyor mu?” sorusuna odaklanıyor. Bana göre asıl mesele, aldatmanın kendisinden önce toplumun çifte standart üretme kapasitesi. Ahlak, eylemin kendisine göre değil, eylemi kimin yaptığına göre değişiyorsa, orada kolektif bir değerler sisteminden değil, sınırlı bir ahlaki piyasa düzeninden söz edilebilir.
Bu itirafı önemli kılan da budur. Bu tür paylaşımlar yalnızca bireysel bir kırılmayı değil; toplumun ahlak ve cinsellik konularındaki kırılgan yapısını da açığa çıkarıyor. Çünkü sosyal medya, bireyin mahrem deneyimini görünür kıldığı anda toplumun gizli ahlak kodlarıyla yüzleşmesine neden olan bir ayna hâline geliyor. Böylece aldatma eylemi, toplumsal ahlakın sınandığı alanlardan biri hâline geliyor.
Bu tür itiraflar bize şunu hatırlatır: Toplum, ahlakı bir normlar bütünü olarak savunur; fakat gerçekte ahlak çoğu zaman normların değil, öznelerin kontrolündedir. Aldatan kişinin cinsiyeti değiştiğinde ahlakın gölgesinin yer değiştirmesi bu yüzden tesadüf değildir. Belki de modern toplumun en büyük sorunu, ahlaksızlık değil; ahlakın eşit uygulanamamasıdır.
Unutmamak gerekir ki, vücudu etkisi altına alan bir hastalık durumunda bazen radikal kararlar almak zorunda kalırsınız. Uzmanların görüşü elbette önemlidir. Ancak bedeninizdeki ölü doku alınmazsa bir başka deyişle ayak kesilmezse, sepsis tüm vücuda yayılır ve ciddi bir hayati tehlike ortaya çıkar. Özellikle sosyal medyada özgürlük ve bireysellik adı altında benzer ahlaki yaklaşımların meşrulaştırılmasının önüne geçmek gerekir. Aksi takdirde sepsis tüm bedeni sardığında yalnızca bacağı kesmek de yetmeyecektir.
Ergenlik dönemindeki gençlerin ahlaki yozlaşmaya yönelmesinin temelinde de bu tür aykırı “çıkışların” etkisini yok saymamak gerekiyor. Evet, özgürlük iyidir; her şeyin temelidir. Ancak toplumun temellerini dinamitleyen yaklaşımlara da aynı ölçüde müsamaha gösterilmemeli.






















