(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’de gazetecilik yapmak hem kolay… Bir o kadar da zor… Neden mi? Kimse sizden gazetecilik yapmanızı istemiyor. Tam aksine, yapmamanızı arzu ediyor. Bundan dolayı da siz, “yapıyormuş” gibi yaparak gazetecilik yapmaya çalışıyorsunuz. Eskiden gazete okumak benim için büyük bir keyifti. Ancak bulunduğum ülkede sadece pazar eklerini okumayı tercih ediyorum. Ama bir türlü de yetiştiğim topraklardan uzak kalamıyorum. Türkiye’deki gazeteleri internet siteleri üzerinden takip ediyorum. Ama yıllardan beridir bir tane özel habere rastlamamak da beni haliyle üzüyor…
Ama geçtiğimiz hafta, Sözcü Gazetesi’nin Ankara Temsilciliğini yapan Saygı Öztürk’ün bir yazısına denk geldim. Ne yalan söyleyeyim… Saygı Öztürk ismi bana hiçbir zaman güven vermedi. Hâlâ da vermiyor. Kendisinin imzasını taşıyan her yazıya şüpheyle bakıyorum. Bunun geçmişe dair bazı anıları var. Ancak şimdi bunları yazma zamanı değil… Benden gazete okurlarına âcizane küçük bir uyarı: Sizlere birilerini “efsane, duayen, medyanın yüz akı ve usta kalem” gibi göstermeye çalışıyorlarsa, bu isimlere hep şüpheyle bakın.
Neden mi kaynaklanıyor bu endişelerim? Maalesef Türkiye’de gazetecilik, uzun zamandır yalnızca haber üretme faaliyeti olmaktan çıktığı için bazı kalemler bilerek ya da bilmeyerek toplumda algı inşasının, siyasal pozisyonlanmanın ve tarihsel travmalar üzerinden yürüyen bir güç mücadelesinin hizmetine giriyor. Bu ifadeleri siyasi görüşlerden bağımsız olarak dile getiriyorum.
5N 1K NEREDE?
Gelelim asıl meselemize… Saygı Öztürk’ün “Beni aradı, ‘Ben Yeşil’im’ dedi” şeklindeki beyanını da bu bağlamda ele almak zorundayız. Çünkü mesele yalnızca kimin aradığı değil, bu iddianın nasıl, hangi yöntemle ve ne tür bir sorumlulukla kamuoyuna sunulduğudur.
Bir sosyal bilimci olarak, her mesleğin belirli kriterleri olduğunu biliyorum. Mesleği icra edenler bu şartları yerine getirmediği müddetçe unvanlarını alamazlar. Hâliyle gazeteciliğin de “5N 1K kuralı” vardır. Bu standartları yerine getirmediğinizde haber dört başı mamur bir hâle gelmez. Kısacası, bu yazılana haber denmez. Denilemez…
Muhtemelen Türkiye’de kendisini “Medya Ombudsmanı” olarak lanse eden Faruk Bildirici de ileriki günlerde bununla ilgili bir yazı kaleme alacaktır.
Gazetecilik mesleğinde iddia ile kanıt arasındaki sınır hayati öneme sahiptir. Bir kişinin “Ben Yeşil’im” demesi, hele ki Türkiye gibi karanlık geçmişi olan bir ülkede, başlı başına sansasyonel olabilir. Ancak sansasyon, hakikat değildir. Bu tür bir beyan; ses kaydı, görüntü, resmî teyit ya da en azından bağımsız ikinci bir doğrulama olmadan yayımlandığında okur bilgilendirilmiş olmaz. Açıkça yönlendirilmiş olur.
Kaldı ki yazının mürekkebi kurumadan, haber resmî makamlarca yalanlandı. Ortada Yeşil diye bir kişinin olmadığı, tam aksine cinayet zanlısı bir kişinin Öztürk’ü kandırdığı ortaya çıktı.
SAYGI ÖZTÜRK, ÖLEN ADAMLA NASIL KONUŞTU?
Yaşanan sürecin en güzel tarafı, resmî makamların sıcağı sıcağına açıklama yapmamasıydı. Yapılan detaylı inceleme sonrasında resmî bir açıklama yapılarak, Saygı Öztürk isimli kişinin kandırıldığı belgelendi. Burada mesele, Saygı Öztürk gibi bir ismin yaptığı işgüzarlıktı.
Kendisi de biliyordu ki “Yeşil” diye bilinen Mahmut Yıldırım, ailesinin resmî açıklamasıyla da ölmüştü. Ama konu Öztürk olunca insan düşünmüyor değil. Burada asıl sorun, iddianın aktarılması değildi elbette. Öne sürülen bilgilerin ağırlığıyla ters orantılı biçimde, zayıf bir doğrulama süreciyle sunulmasıydı.
Ne yazık ki Saygı Öztürk’ün “Beni aradı” ifadesi, gazetecilikte en zayıf kaynak türlerinden biri olarak bilinir. Hele ki arayan kişi anonimse, iddia edilen kimlik hayattaysa ya da hayatta olup olmadığı bile net değilse sorun daha karmaşık hâle gelir. Bu durumda yapılması gereken, iddiayı manşete taşımak değildi elbette. Doğrulama yapılmadan bu haber asla servis edilmemeliydi.
Kısacası, bir gazetecinin görevi megafon olmak değil, filtreleme yapmaktır. Sistematik biçimde tek kaynağa dayalı, sansasyonel ve tarihsel korkuları tetikleyen anlatıların tekrar edilmesi gazetecilik refleksi değil, algı üretim pratiği olarak okunur. Maalesef Türkiye’de sıkça yapılan bir hata, cesur olmayı doğrulamadan yazmakla karıştırmaktır. Oysa gerçek cesaret, “yazılabilir” olanı değil, “kanıtlanabilir” olanı yayımlamaktır.
Bir gazeteci, her karanlık iddiayı kamuoyuna taşımak zorunda değildir. Taşınacaksa da ağır bir editoryal süzgeçten geçirmesini bilmelidir.
90’LI YILLAR VE MAHMUT YILDIRIM
Son olarak şunu da belirtmem gerekir: Türkiye’de Meclis’ten siyasi partilere, sendikalardan toplumsal düşünce kuruluşlarına kadar bütün kurumların “Terörsüz Türkiye” adımını konuştuğu bir süreçte, Saygı Öztürk’ün Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın ismini gündeme getirmesi kesinlikle iyi niyete matuf bir adım olarak düşünülemez.
90’lı yılları bilen ve o dönemin bazı mağdurlarının şahitliğini dinleyen bir kişi olarak belirtmeliyim ki Yeşil ismi yeniden telaffuz edildiğinde benim de tüylerim diken diken oldu. Varın mağdurların yaşadıklarını siz düşünün.
Bu doğrultuda gazetecilik, iddia üretme sanatı değildir. Tam aksine, hakikate yaklaşma disiplinidir. Bu disiplin zayıfladığında geriye kalan şey ne haber olur ne de kamu yararı. Sadece gürültü kalır. Ve gürültü, en çok gerçeği bastırır. Muhtemelen Öztürk’ün kulağına fısıldayanlar da bunu amaç edindiler.






















