(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’yi yakından takip etmeye çalışıyorum; özellikle de ulusalcı medya organlarını ve bu kurumlarda çalışan gazetecileri. Bunlarla eş güdümlü hareket eden basın örgütlerini de bu kategoriye eklemek gerekiyor. Şunu özellikle belirtmeliyim: Yıllardır Avrupa’da yaşıyorum. Burada bir gazeteciyle ilgili olumsuz bir durum yaşandığında, görüş ayrımı yapılmaksızın herkes tek bir noktada buluşur. Bu yaklaşım yalnızca medya mensupları için değil, sosyal hayattaki bireyler için de geçerlidir. Bir kişinin sol ya da sağ görüşlü olması herhangi bir anlam ifade etmez. Onlara göre tek bir ölçüt vardır: mağduriyet.
Ancak Türkiye’de tam tersi bir tabloyla karşılaşıyoruz. Medya, iktidara yakın olanlar ve karşısında duranlar şeklinde ikiye ayrılıyor. Bir kesim iktidarı aşırı biçimde eleştirirken, diğerleri marjinal bir refleksle savunmayı tercih ediyor. Oysa burada asıl dikkat çekici olan, ortak bir zeminin neredeyse hiç bulunmamasıdır. Bunu son olarak gazeteci Alican Uludağ’ın tutuklanması sürecinde bir kez daha görme fırsatı bulduk. Gazeteci olsun ya da olmasın, bir kişinin yalnızca düşünceleri ve ifade ettiği görüşleri nedeniyle tutuklanmasını kabul etmek mümkün değildir. Bir düşüncede cebir ve şiddet unsuru yoksa o düşünceye yalnızca saygı gösterilmelidir.
Alican Uludağ isimli gazeteci önce evinde gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Bunun üzerine sosyal medyada ve televizyon ekranlarında kendisini ulusalcı ya da aynı mahallenin bir ferdi olarak tanımlayan çok sayıda gazeteci ve sendika temsilcisi ardı ardına açıklamalar yapmaya başladı. Yapılan değerlendirmelerde ifade ve düşünce özgürlüğü vurgulandı. Sanki Türkiye’de ilk kez bir gazeteci evinden, çocuklarının gözleri önünde gözaltına alınıyormuş gibi bir atmosfer oluşturuldu. Oysa benzer süreçlerden geçmiş yüzlerce gazeteci, aynı medya yaklaşımının ve bu seçici duyarlılığın sonucu olarak yıllarca tutuklu kaldı. Bu süreçlerde, basın ve medya temsilcilerinin büyük bir kısmı tek kelime açıklama yapma ihtiyacı dahi hissetmedi. Çünkü gözaltına alınan ya da tutuklanan kişiler, kendi mahallelerinden bir gazeteci değildi. Sorun da tam olarak burada başlıyordu.
MESLEK ÖRGÜTLERİ GAZETECİ SEÇİYOR!
Alican Uludağ’ın tutuklanmasıyla birlikte, artık yalnızca adli mekanizmaların değil, meslek örgütlerinin de yeniden sınandığı bir sürece tanıklık ettik. Ne zaman Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ya da Alican Uludağ hakkında bir gözaltı ya da tutuklama haberi gündeme gelse, başta Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olmak üzere çeşitli meslek örgütlerinden gecikmeksizin açıklamalar geliyor; basın özgürlüğü vurgulanıyor ve gazeteciliğin suç olmadığı bir kez daha hatırlatılıyor. Ancak diğer gazeteciler tutuklandığında, sanki gazetecilikten başka bir faaliyet yürütmüşler gibi bir sessizlik hâkim oluyor.
Gazetecilerin ve basın sendikalarının bu refleksi elbette kıymetlidir. Ancak mesele, bu refleksin ne zaman ve kimler için devreye girdiğiyle ilgilidir. Aynı ülkede ve aynı dönemde, çok daha az tanınan yerel muhabirlerin, bağımsız çalışan araştırmacı gazetecilerin ya da politik olarak mesafeli görülen medya çalışanlarının gözaltına alındığı durumlarda, aynı kurumsal duyarlılığın çoğu zaman ortadan kaybolduğuna tanık oluyoruz. Bu gibi durumlarda medya örgütlerinden ne güçlü bir açıklama geliyor ne de sosyal medyada kolektif bir meslek dayanışması oluşuyor.
Bu seçicilik yalnızca bir iletişim stratejisi değil; gazetecilik alanının iç sosyolojisini ele veren yapısal bir sorundur. Bugün Türkiye’de ifade özgürlüğü tartışması giderek mesleki bir ilke olmaktan çıkmakta ve kimlik temelli bir tanıma indirgenmektedir. Kimi gazeteciler için yapılan “gazetecilik faaliyetidir” savunusu, diğerleri söz konusu olduğunda dikkat çekici bir sessizliğe bırakmaktadır yerini.
Yıllardır yüzlerce gazeteci mesleğini icra edemez hâle gelirken, bu örgütlerden tek bir kelime dahi duyulmaması, basit bir çifte standarttan çok daha derin bir anlam taşımaktadır. Bu durum, meslek örgütlerinin bilerek ya da bilmeyerek gazetecilik alanı içinde fiili bir meşruiyet hiyerarşisi kurduğunu göstermekte. Bu hiyerarşide ana akım muhalif figürler “meslektaş” olarak kabul edilirken, diğer gazeteciler çoğu zaman görünmez kılınmakta. Politik olarak riskli mecralarda çalışanlar ise adeta alanın dışına itilmekte.
Böylece ifade özgürlüğü evrensel bir hak olmaktan çıkmakta; belirli bir gazetecilik pratiğiyle sınırlı bir ayrıcalığa dönüşmekte. Bu mahallenin bilinçli sessizliği de açıkça bir tavır olarak değerlendirilmelidir. Bir gazetecinin gözaltına alınmasına tepki vermek nasıl politik bir eylemse, tepki vermemek de aynı derecede politiktir. Kurumsal sessizlik, ilgili gazetecinin mesleki meşruiyetini zımnen tartışmaya açar. Tepki verilen olaylar kamusal görünürlük kazanırken, görmezden gelinenler meslek alanının dışına itilir.
Sonuç olarak tehlikeli bir ayrım ortaya çıkmaktadır: makbul gazeteci – riskli gazeteci. Bu ayrım yerleştiğinde, mesele artık yalnızca devletin gazeteciliğe yönelik baskısından ibaret olmaktan çıkar; meslek içi dayanışmanın parçalanmasına kadar uzanır. Eğer basın özgürlüğü yalnızca belirli politik çizgilere yakın gazeteciler için savunuluyorsa, bu savunma bir hak mücadelesi olmaktan çıkar ve bir ittifak siyasetine dönüşür. Bu durumda “gazetecilik suç değildir” söylemi evrensel bir norm olmaktan çıkarak yalnızca “bizim gazeteciliğimiz” için geçerli bir koruma kalkanına dönüşür.
Oysa ifade özgürlüğü, en çok yalnız bırakılanlar için savunulduğunda anlam kazanır. Bugün Türkiye’de gazeteciliğin gerçek sınavı, tanınmış isimlerin değil; adı manşetlere düşmeyenlerin yanında durabilme cesaretinde gizlidir. Çünkü dayanışma ya herkes içindir ya da hiç kimse için değildir. Aksi durumda savunulan şey gazetecilik değil, yalnızca mahallenin sakinlerini koruma refleksi olur.





















