(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Eskiden gazetelerin üçüncü sayfaları kadına şiddet, cinayet ve taciz iddialarıyla dolu olurdu. Bundan dolayı da bu tür olaylar, üçüncü sayfa olarak basın literatüründe yer alıyordu.
Ancak ilerleyen yıllarda siyasi iktidar ve RTÜK, bu tür skandalların artması üzerine bu sayfaların kaldırılması yönünde görüş beyan etti. Aslında düşünce olarak doğru bir adımdı.
Bu tür vakaların sürekli basında yer almasının toplumsal bir bağışıklık olacağını düşündü. Gelinen süreçte Türkiye’de ne kadına yönelik şiddet bitti ne de kadın cinayetleri son buldu.
Her ay açıklanan verilerde de bu net olarak ortaya çıkıyor. Kadınlarımıza yönelik şiddet vakaları sadece, gelir seviyesi düşük bölgelerde yaşanmıyor. Elit ve üst düzey gelire sahip ailelerde de şiddet, mobbing ve aşağılama gibi insanlık dışı davranışlar sıklıkla kamuoyuna yansıyor.
Bunun son örneği, Türkiye’nin tanınan gazeteci ve yazarları arsında yer alan Rasim Ozan Kütahyalı ile Nagehan Alçı arasında yaşandı. Alçı, boşandığı eski eşi hakkında zehir zemberek açıklamalarda bulundu. İnanır mısınız, insan üzülerek izliyor.
Hadi Anadolu’da ya da kırsal kesimde kadınlarımız sesini Ankara’ya duyuramıyor. Nagehan Alçı gibi tanınmış bir gazetecinin tam on üç yıl bu şiddete sessiz kalması asla kabul edilemez.
Çünkü Alçı, istese Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi Emine Hanım’a bile ulaşabilme durumuna sahip. Şayet bu kadar sürede Alçı sessiz kalmışsa bunun bazı nedenlerinin olduğunu belirtmek gerekiyor.
Nagehan Alçı, verdiği mülakatta eski eşinin kendisine hem psikolojik hem de ekonomik şiddet uyguladığının altını çiziyor. Alçı, Rasim Ozan Kütahyalı’nın kendisine zarar vermemesi için bazı geceler elinde bıçakla beklediğini söyledi. Alçı, “Rasim’in öfkesi dinmediği için kaç gece elimde bıçakla beklediğimi biliyorum” açıklamasında bulundu.
İnsanın onuruna dokunan ise Alçı’nın söylediği şu cümleler: “Benim kazandığım parayı Rasim’in ‘Sen anlamazsın’ diyerek elimden alıyordu. Parayı göndermezsem ondan kurtulamazdım. Rasim tarafından ben para cahili ilan edilmiştim. Para ortak hesaptaydı ama onu boşaltmış. Bir şiddetinde eve polis çağırdım. Yaşadıklarımı sineye çektiğim için kendime çok kızıyorum. Bir süre sonra o kısır döngüye girdiğinde insan sesini çıkaramaz hale geliyor.”
Bu cümleleri okuduğumda, Türkiye’deki kadının toplumdaki yerini yeniden düşünmeden edemedim.
Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden birinden mezun olmuş ve kamuoyu nezdinde bilinen bir noktaya yükselmiş bir bayan bile psikolojik bir şiddete maruz kalmış. Hem de yıllarca… Her gün bir televizyon kanalına çıkarak Türkiye’nin temel sorunlarını değerlendiren entelektüel bir bayan, ne yazık ki şiddet gördüğü bir psikoloji içinde gündemi değerlendirmiş. Nagehan Alçı için acı bir durum.
ALÇI DA BİR ŞANSI HAK EDİYOR
Şiddet iddialarının başrolünde ise yine tanınan bir gazeteci yazar var. Belki siyasilerle ya da devlet denilen aygıtla sürekli hemhal olmanın verdiği bir öz güvenle eşine psikolojik baskı uygulamış yıllarca.
Alçı’nın anlattığı yenilir yutulur gibi değil ne yazık ki. Şayet bu vakalar Avrupa’da başka bir ülkede yaşanmış olsaydı, bu iki tanınan gazeteci de bir daha ekran yüzü göremezdi. Ayrıca iddialarla ilgili olarak da resen savcılık soruşturma başlatırdı. Ancak Türkiye’de bu iddialar söylediği gibi ortada kaldı.
Hiç kimse de oralı bile olmadı. Hatta Nagehan Alçı bile söylemlerinden sonra, gülen yüzüyle ekranlarda boy gösterip yorum yapmaya devam etti. Hatta özel hayatına dair yeni iddialardan dolayı da şiddet vakası çok geri planda kaldı.
Maalesef, Türkiye’de toplumsal bir uzlaşma yok.
Birinin siyah dediğine diğeri beyaz demeyi tercih ediyor. Bazı sol çevreler Alçı’yı geçmişiyle değerlendirmeyi tercih etti. Bazı yanlış ve hatalarından dolayı onu gündeme getirip, acıma hissi uyandırmamak gerektiğini söyleyen bile oldu.
Bu insanlık dışı yaklaşımı dillendirenlerde yine aynı camianın tanınan simaları. İnsan sürekli hata yapan bir canlıdır. Herkesin ikinci bir şansa ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Alçı, geçmişte hatalı açıklamalar yapsa dahi. Bugün bu kadın, mağdurum diyorsa, toplumun da onun elinden tutma zorunluluğu mevcuttur. İnsanlık ancak bunu gerektirir. Açık söylemem gerekirse Alçı ve Kütahyalı’ya karşı hiçbir sempatim bulunmuyor. Hatta bazı zamanlar midemin kalktığı anlar da olmuştur. Ama bu hıncımı bir kenara bırakarak, sadece insanlık onuru için mücadele vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
BOŞANMA AŞAMASINDA AŞK, NEFRETE DÖNÜŞÜYOR
Son olarak şunu söylemem gerekiyor. Aşk ve nefret iki zıt yaklaşımdır. Kadın ve erkek birbirini sever, âşık olur ve hayatlarını birleştirir. Burada oluşan aşk iklimi evliliğinin temelini atar. Ancak evlilik müessesinde sevgi ve saygı aynı değerde yürümezse, iki farklı insanın egosu çatışmaya başlar.
Hatta bu insanlar tanınan, bilinen ve toplum nezdinde itibar gösterilen bireylerse, durum daha farklı bir hal alır. Şayet kadın ve erkek mesleklerini ve itibarlarını kapının önünde bırakmazlarsa aile içi geçimsizlik her gün artarak devam eder. İşte sevgi ve saygının tükendiği bir noktada da nefret başlar. Kütahyalı ve Alçı’nın içinde bulundukları durum tam da budur.
Nefret gözlerini kör ettiğinden dolayı, evin içinde iki düşman gibi yaşamak zorunda kalmışlardır. Keşke Alçı daha önce adım atmış olsaydı, durum daha farklı olurdu. Ama paylaşılacak ciddi bir servet varsa, iki düşman da evi asla terk edemez.
İnsanın aklına deli sorular geliyor. İki gazeteci yazar, birkaç yıl içinde on milyonlarca lirayı nasıl biriktirdi? Yatlar, katlar ve arabalar hangi sermayelerle alındı? Çünkü 30 yıllık gazeteci dostum var. Kendisi 2 oda bir salonu kredi ile zor almış. Sadece merak ediyorum. Alçı açıklama yaparsa, ben de dostum da rahatlarız cevabımızı buluruz belki.





















