(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türk medyasını takip etmek çok zor gerçekten. Özellikle ülkede gazetecilik yapan gazetecilerin, bu yaklaşımdan dolayı şanslı olduğunu bile düşünüyorum. Çünkü en azından haber bulma endişesi taşımıyorlar. Hele İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlatılan ve bir furyaya dönüşen soruşturmaları düşündüğünüzde, ne demek istediğimi anlaşılır sanırım.
Şimdi meselemiz bu değil tabii ki. Benim görevim toplumsal olaylara yönelik yaklaşımda bulunmak. Tabii ki, ortaya koyduğum tezlerim ya da görüşlerim, bazı çevrelerin tepkisine neden olabilir. Onların da duygularına saygı duymak durumundayım. Ama bazı somut sorunlar karşısında da, susmayı mesleğime karşı bir saygısızlık sayıyorum.
Öncelikle ifade etmemde yarar var. Bir düşüncede, hareketle ya da eylemde “cebir ve şiddet” yoksa özgürlük kapsamında değerlendirilmesi gerekiyor. Bazı sanatçıların ahlak sınırlarını aşan etkinlikleri de bu kapsamda değerlendirilmeye tabii olabilir. Neden bahsettiğimi anlamışsınızdır sanırım.
Geçen hafta Türkiye’de Manifest adı verilen bir grup, konserlerinde, hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” suçlamalarıyla resen soruşturma geçirdi. 20’li yaşlardaki 6 genç kızdan oluşan grup, İstanbul Adliyesi’nde ifade verdi. Yurt dışı yasağı konularak serbest bırakıldı. Geçen hafta kaleme aldığım, “Manifest’in yaptığı “sanat” mı, yoksa “erotizm” mi?” başlıklı yazımda bu konuyu kapsamlı ele almıştım. Yeniden oraya dönmeye hacet yok. Ama gençlerin adliye koridorlarında verdiği fotoğrafa baktığımda, gözlerindeki korkuyu açıkça görmemek mümkün değildi.
Evet, gençlerin konserini tasvip etmeyebiliriz. Ancak onları adliye koridoruna getirip, adeta korku vermeyi de tasvip edemeyiz. Çünkü şarkıcı özgürdür. Biraz havaidir. Şartlar bu durumdayken, 6 genç kızı farklı bir atmosfere taşımak, ne ülkeye ne de sanata hizmet eder. Buna dikkat çekmek gerekiyor.
Türkiye’de ne yazık ki, kişiye göre bir yaklaşım tarzı mevcut. Bir hafta önce Manifest gurubuna ateş püskürenler, Kayyum atanan Show TV’de yayınlanan Kızılcık Şerbeti adlı diziye neden ses çıkarmak anlam veremiyorum. Yanlış anlaşılmasın… Burada söz konusu programla ilgili, bir sansür yaklaşımımın asla söz konusu değil. Ama insan sosyolojik olarak tepkisini kendisi koymalı.
En iyi sansür, kişinin kabul etmediği, değer vermediği şeyleri, izlememesi ya da tercih etmemesidir. Mesele bu kadar net olmalı. Bir bardak suda fırtına koparmak, ne yazık ki istenilen amaca ulaştırmayacaktır. Bu açıdan Manifest gurubuna ifade aşamasına kadar uzanan adım, asla tasvip edilemez. Edilmemeli de.
Mesleki olarak sosyal medyadan takip yapmayı seviyorum. Bu konuda Kızılcık Şerbeti ile ilgili paylaşılan mesajlar ve ortaya çıkan görüntüye bakıldığında, Türk toplumun buna neden tepki vermediğine anlam veremiyorum.
Benim şahsi görüşüme göre, Kızılcık Şerbeti’nin içeriği ve toplumsal mesajları Türk toplumunun temeline Manifest gurubundan daha fazla zarar veriyor. Reyting uğruna, kadın bedenin teşhirciliği ve aile için enseste varan ilişki ağına bakıldığında, izleyenlerin nasıl bir ruh dünyasına sahip olacağını anlatmama gerek yok.
Kızılcık Şerbeti, yalnızca dramatik kurgusu ve reyting başarısıyla değil, aynı zamanda toplumsal değerler, mahremiyet ve kültürel çatışmalar üzerinden yürüttüğü tartışmaların odağında bana göre.
Dizinin, özellikle “mahrem görüntüler” üzerinden kurduğu dramatik gerilim, aslında yalnızca bir televizyon yapım tekniği değil; Türkiye’de siyaset, medya ve toplum arasındaki hassas dengelerin bir tür aynası olarak okunmalı. Bu noktada, Manifesto grubuna yönelik eleştiriler ile dizinin stratejisi arasında dikkat çekici paralellikler bulunuyor.
AHLAK DIŞI YAŞAMLARA, TOPLUM PRİM VERİYOR
Bu açıdan dizi, aile içi çatışmaları, özel hayatın en gizli alanlarını ve bireylerin mahrem tercihlerini dramatize ederek izleyiciye sunuyor. Bu tercihler, aslında toplumsal bir tartışma başlatmaktan çok, reyting kaygısıyla kışkırtıcı bir biçimde kurgulanıyor.
Bu açıdan dizi, mahremiyetin popüler kültürün tüketim malzemesine dönüştürülmesinin tipik bir örneği. Muhafazakar ve mütedeyyin olarak bilinen bir ailenin, kendi içinde yaşadığı ahlak sınırlarını aşan, yaşam tarzları izleyicinin zihin dünyasını hapsediyor.
Özellikle senaryonun yaşanmış bir hikayeden yola çıkarak, hazırlandığı imasıysa, vahameti daha da büyütüyor. Türkiye gibi kapalı bir toplumda, bir aile içinde, bu kadar ahlak sınırlarını aşan, entrika, aldatma, mahremiyet yoksunluğu, alkol bağımlılığı ve müstehcen yaşamı yaşayan bir ailenin var olması ciddi soru işaretlerini barındırıyor.
Aslında dizide manevi duygularda ciddi zarar görüyor. İnançlı aile bireylerine karşı, diğer bireylerin yaklaşım tarzları ve ifade şekilleri başlı başına ciddi bir sorun algısı oluşturuyor. Ancak bu kadar tezatların yaşandığı bir dizinin reyting gecesinde zirvede olmasıysa, başka bir tezatı ortaya koyuyor.
Resmi veriler bize, ahlak dışı ve aldatma senaryolarının toplumda karşılık bulduğunu bize gösteriyor. Bu açıdan Manifest gurubuna gösterilen tepkinin bir benzerinin de bu tarz programlara da gösterilmesi gerekiyor. Kısacası, hem Kızılcık Şerbeti hem de Manifesto gurubuna yönelik eleştirilerde, öne çıkan temel sorun, eleştirinin bir tür piyasa ürünü haline gelmesi aslında.
Dizi, toplumsal meseleleri reytinge dönüştürürken; sanat kolektifleri veya muhalif çıkışlar da zaman zaman aynı tuzağa düşüyor. Eleştiri, bir değişim çağrısından çok, dikkat çekme aracına dönüşüyor ne yazık ki.
MAHREM GÖRÜNTÜLER ÜZERİNDEN, REYTİNG KURGUSU
Sonuç olarak şunu belirtmemiz gerekiyor. Kızılcık Şerbeti isimli dizi, izleyiciye yalnızca bir aile dramı değil, aynı zamanda toplumsal mahremiyetin nasıl ticarileştirildiğini de gösteriyor. Dizinin “mahrem görüntüler” üzerinden kurduğu dramatik kurgusu, aslında Türkiye’de siyasetten sanata, medyadan gündelik yaşama kadar her alanda gözlenen bir eğilimi yansıtıyor. Kısacası algının gerçekliğin önüne geçmesinin bir sonucu.
Manifesto grubuna yöneltilen eleştiriler ile bu dizinin aldığı tepkiler aynı noktada buluşuyor.
Derinlikli bir toplumsal tartışma yerine, kışkırtıcı bir “gösteri” ile karşı karşıyayız. Bu açıdan, Kızılcık Şerbeti yalnızca bir televizyon dizisi değil bana göre. Günümüz Türkiye’sinde mahremiyet, kadın, aile ve ideoloji tartışmalarının nasıl “pazarlandığını” gösteren bir medya laboratuvarı.
Özellikle ergen döneminde gençler içinde benzer şekilde, bazı sorunları barındırıyor. Kısacası, aldatma, ahlak dışı bir hayat yaşama ve dini değerleri yok sayma gibi temel kavramlar, gençlerin dünyasında adeta “yok” sayılıyor. Kısa vadede bir sorun teşkil etmiyor olsa da, gençlerin yaşamlarının ileriki dönemlerinde bu yaklaşımlar, sorunlardan kurtulmak ve yeni arayışlar için bir çıkış yolu gibi gösteriliyor.
Bu açıdan ailelerin bazı dizi ve programları, aile ortamında izlemesi de bazı temel sorunların oluşmasına engel olabilir.
























