(The Turkish Post) – UĞUR K. YİĞİT
Hangi fotoğraf olduğunu biliyorsunuz: Parti liderlerini Cumhurbaşkanı’nın etrafında toplaşmış sevimli sarı civcivler gibi gösteren fotoğrafı kastediyorum. Tuzlar kuru, ağızlar kulaklarda.
TBMM yasama yılının açılışında çekilen bu fotoğraf, Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosuna taş çıkartan bir görsel bence. Tam bir, “Ben liderlerinizin lideriyim ve bu son akşam yemeğim değil” mesajı.
Fotoğrafın kahramanları sayesinde, “11 yıldızın, güneşin ve ayın bana secde ettiğini gördüm” diyen Yusuf’un rüyasını da daha iyi anlamış olduk. Siyaset hayatımızın yıldızları, güneşleri falan oradaydılar.
Gerçi Türkiye’nin en çok oy alan partisinin lideri orda değildi. Başka bir ikisi daha yoktu. Ama diğerleri oradaydı işte ve istenen mesaj yaratılmış oldu. Bu mesaj yaratıldı ise, o anda dışarıda kalan kimse zaten içeriye ait değil demektir.
AK Parti Genel Başkanı’nın yanında Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, öte yanda Müsavat Dervişoğlu gibi isimler vardı. Hepsi tam yerli yerine oturmuştu.
Hala anlayamamış olanlar varsa bu fotoğrafla anlamış olmalılar: Bu partiler aslında birer alt marka. Örneğin MHP’yi Renault, İYİ Parti’yi Dacia olarak düşünebilirsiniz. AK Parti, Deva Partisi ve Gelecek Partisi arasında Opel, Fiat, Peugeot benzeri bir marka kardeşliği var. Bu markaların kazançlarının dönüp dolaşıp hep aynı kasaya girdiğini anlayabildiğinizde, İYİ Parti’ye verdiğiniz oyun aslında MHP’ye verilmiş olduğunu da kolayca anlarsınız.
Mesela Ahmet Davutoğlu’nun bir partisi yok. Bunu fark edin artık. Davutoğlu’nun partisi bir pazar bölümleme [marketing segmentation] çalışması. Tıpkı Dacia gibi: Renault ile bir şekilde buluşamamış kitleleri ana markaya çok da uzak olmayan bir yerde tutmaya, paralarını aynı kasaya koymaya yarıyor. Bu partinin adı Gelecek Partisi ama geleceğin partisi değil o. O zaten var olan geçmişin bir partisi adına taşeronluk yapıyor. Peki diğerleri çok mu farklı yani!
Bu genel başkanların ve partilerin kendi genel merkezleri, yetkili kurulları, teşkilatları, üyeleri falan var. Hepsi parti kimliklerini yansıtan logolar ve kartondan dekorlar önünde sahne alıyor. Oy istiyor, siyasetlerinin kâr zarar hesabını yapıyorlar. Ama anlaşılan, her yılın TBMM açılışında veya kritik bir seçimde veya ülke için kritik herhangi bir politik kavşakta, sizden kazandiklari herşeyi götürüp götürüp aynı kişinin kasasına koyacaklar.
Fotoğraf günü yaratılan kurgu, “Bana verdiğiniz oyları Cumhurbaşkanının ayaklarının altına sereceğim, bilginiz olsun” diyemeyen mahcup liderler için eşsiz bir fırsat sundu. Bu tür pozlar sayesinde gönüllerinden geçeni cümlelere dökmeden, utanç hissetmeden ilan etmiş oluyorlar. O günkü mutluluklarında bu rahatlama halini görüyorum ben: “Hepimiz buradaysak, utanacak ne var ki!” Bu adamlar, niye yaptıkları parti taşeronluğunu gerçek parti imiş gibi yutturmaya çalışıyorlar bize?
Anlayacağınız sevgili okur, siyasi hayatımızı anlamak isterseniz Don Kişot’un ikincisi çıkmış gibi düşünün: Sancho Panza şövalyeliğe soyunmuş mesela… Sancho Panza’lar şövalyeliğe soyunmuş…
Peki ya seçmen iradesi…? Oyumuzu emanet ettiğimiz herkes -döverek veya severek- el öpmeye ikna ediliyorsa…
Ve kime verirseniz verin oylar hep aynı kişinin değirmenine taşınıyorsa… Nereye varacak bu demokrasi işi? Veya -zaten- nereye varmış oldu bu demokrasi işi?
O fotoğrafta böyle şeyler gördüm ben. Kesin siz de görmüşsünüzdür. Veya baksanız görürsünüz. Eminim göreceğinizden.























