(The Turkish Post) – KEMAL ALBAYRAK
Yolda yürürken ya iz arayacaksın ya da iz bırakacaksın.
Vaaz eden; inanç ve din alanında, mabetlerde insanları uyaran, güzel ahlakı anlatan kişidir. Vaat eden ise genellikle siyasetçiyi, devlette sorumluluk üstlenen yöneticileri ifade eder. Her ikisi de içinde yaşadığı topluma söz verir; biri ahiret, diğeri dünya işleri için güven telkin eder.
Kimilerine göre bu, toplum sözleşmesidir; kimilerine göre ilahi bir sorumluluktur; kimilerine göre ise köprüyü geçene kadar ihtiyaç duyduğu insanlara verilen sözdür. Neticede her biri, söz üzerine kurulmuş bir güven ilişkisidir.
Asıl olan; vaaz edende de vaat edende de doğruluk, ölçü, samimiyet, adalet, tevazu, sorumluluk ve güvenilirliğin bulunmasıdır. Bu özelliklerden yoksun olanlar, hem dini hem de siyaseti kirletebilir. Ancak kirlenen din veya siyaset değil, onları temsil eden kişilerdir. Bu ayrımı iyi yapmak gerekir.
Makamlar insanı yüceltmez; insanın tavrı, karakteri ve ahlakı makamı yüceltir.
Öyle davran ve öyle yaşa ki yaptığın vaaz da verdiğin vaat de herkes için örnek olsun. Vaiz, kürsüde yalan söyler veya söylediklerini yaşamazsa toplum yalana alışır. Siyasetçi verdiği sözleri yerine getirmezse toplumla kurulan güven bağı çöker. Bozulma da buradan başlar. Yapamayacağın şeyi vaat etmeyeceksin.
Halkı yönetenler, hangi makam ve statüde olursa olsun, halkın ahlakından daha yüksek bir ahlaka sahip olmalıdır. Aksi hâlde halk gerçeği gördüğünde onları vicdanında mahkûm eder.
Vaaz veren, söylediğini yaşayacak ve hakikat adına konuşacaktır. Vaat eden ise seçim kazanmak için değil, millete hizmet etmek için çalışacak; verdiği sözleri yerine getirecektir. Söz ile eylem, dil ile kalp aynı hizada olmalıdır. Her ikisinin de ölçüsü adalet terazisidir. Tartısı bozuk olan ne minbere ne de kürsüye layıktır.
Bugün yaşadığımız en büyük sıkıntılardan biri, bu iki kavramın anlamına uygun yaşanmamasıdır.
Rahmetli Diyarbakırlı Ramazan Hoca, Hz. Ali’den örnekler vererek ibadetin özünü anlatırdı. İnsanların bir kısmının cennete gitmek için ibadet ettiğini, bir kısmının cehennem korkusuyla kulluk yaptığını söylerdi. Asıl makbul olanın ise Allah sevgisiyle, adalet duygusuyla, arınma isteğiyle ve Hakk’a duyulan muhabbetle yapılan ibadet olduğunu ifade ederdi. Çünkü gerçek kulluk, çıkar hesabıyla değil, sevgiyle yaşanır.
Bu tercih, aklın hür olarak kullanılabilmesi meselesidir. Marka ahlakı belirlemez. Ahlak; şartlara, rüzgâra veya güce göre yön değiştirmez. Hakikat arayışı bunu gerektirir.
Vaaz veren de vaat eden de sorumluluk ahlakına sahip olmalıdır. Algıyla gerçek arasına sıkışmış bir vaaz verenden de, vaat edenden de topluma fayda gelmez. Güven vermeyen insanların milletin ortak vicdanına da katkısı olmaz.
Ülkede yaşanan adaletsizlikleri, hukuksuzlukları, yağmayı, yolsuzluğu, keyfî uygulamaları, mahalleciliği ve siyasi hesaplarla üretilen suçlamaları görmezden gelenler; suçlular arasında bile ayrım yapanlar, KHK mağdurlarını yok sayanlar, şehit ve gazilere yapılan haksızlıklara sessiz kalanlar, devletin imkânlarını baskı ve tuzak aracına dönüştürenlere karşı meşru tepki göstermeyenler; ister kürsüde olsun ister minberde, zulme ve adaletsizliğe ortak olurlar.
Açlığı, yoksulluğu, haksızlığa uğrayanları, mazlumları ve zalimleri görmezden gelip sadece statüsünü korumak için iktidarın gölgesine sığınanlardan topluma ne hayır gelir?
Taht, adaletin ve verilen vaatlerin mezarı olmamalıdır.























