(The Turkish Post) – KAMİL ASLAN
Basit bir soru sorayım… Dün gece Barselona ve Atletico Madrid arasında oynanan Şampiyonlar Ligi’ni izlediniz mi? Futbol severlerin yüzde 90’ı oynanan oyun ve yönetimden zevk aldıkları kesin. Özellikle Fransız hakem Clément Turpin’in yönetimi takdire şayandı. Belki Barselona taraftarları son kırmızı kart pozisyonunu eleştirebilir. Ancak bütün spor otoriterlerine göre; karar sonuna kadar doğru.
Gelelim asıl meselemize… Allah aşkına Clément Turpin’in oyunu oynatma arzusunu Türk hakemler izlediler mi? Bana göre asıl soru bu. 90 dakikalık oyunda topun oyunda kalış süresi neredeyse 70 dakikanın üzerinde. Türkiye’de bu oran 30 ile 45 dakika arasında değişiyor. Kısacası Türk hakemler her müdahaleye düdük çaldıkları için, oyun haliyle sürekli durmak zorunda kalıyor. Diğer yandan oyuncuların hakemle diyaloğu ve verilen kararlarda adaletli olduklarına inanmaları da sorgulanması gereken önemli bir kanıt olarak ortada duruyor.
Gelelim Türkiye’ye… Artık kimse futbol yönetimlerine de hakemlere de güven duymuyor. Özellikle hakemlerin verdikleri kararlara, futbol severlerin itimadı kalmadı. Maalesef bu acı tabloyu kimse de değiştirmek istemedi. Yıllardan beridir devam eden futboldaki kast sistemi, değişen yönetimlere rağmen devam etti. Onca uyarı ve tavsiyelere de kulaklar tıkandı. Bunun sonucunda da, dünyanın farklı ülkelerinde görev yapan hakemler, Dünya Kupası maçları için davet edilirken, Türk hakemlerden kimseye davet gelmedi. Bu bile Türk hakemlerine güven duyulmadığının ispatı niteliğinde.
Hakem hatalarının son örneğine, Gaziantepspor ile Rizespor arasında oynanan müsabakada rastlandı. Maçta yaşanan skandallardan sonra Gaziantepspor Teknik Direktörü Burak Yılmaz istifa etmek zorunda kaldı. Yılmaz, futbol severlerin yakından bildiği ve camiayı yakından tanıyan bir isim. Onun verdiği bilgiler ve attığı çığlıklar havada kalmamalı. Ancak ne mi oldu? Burak Yılmaz konuştuğu ile kaldı. Skandala varan değerlendirmeleri dikkate alan bile çıkmadı, futbol camiasında.
BAHİS LİSTELERİNDE ELEME YAPILDI MI?
Bu açıdan Türk futbolu, yalnızca saha içindeki mücadelelerle değil, saha dışındaki gölgelerle de sınanıyor. Gaziantep FK Teknik Direktörü Burak Yılmaz’ın açıklamalarıyla kamuoyuna yansıyan iddialar, bu gölgelerin ne kadar koyu ve yaygın olabileceğini bir kez daha gösterdi bize. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanvekili Fuat Göktaş’ın bazı isimleri “bahis listesi”nden çıkardığına dair ifade edilen sözler, meselenin yalnızca bireysel bir hata mı yoksa yapısal bir sorun mu olduğu sorusunu kaçınılmaz kılıyor.
İSİM KARIŞIKLIĞI MI YOKSA KASIT MI?
Burak Yılmaz’ın açıklamasından sonra, ortada iki ihtimal var ve her ikisi de ayrı ayrı düşündürücü. Birincisi, gerçekten bir isim karışıklığı yaşanmış olabilir. Türkiye’de “Burak Yılmaz” gibi yaygın bir isim üzerinden yanlış bir kişi hakkında işlem yapılmış olması, ilk bakışta teknik bir hata gibi görülebilir. Ancak bu ihtimal bile başlı başına ciddi bir zafiyeti işaret eder. Çünkü bir insanın mesleki itibarı, kamuoyundaki algısı ve hatta hukuki durumu, böylesine kritik bir konuda “isim benzerliği” gibi yüzeysel bir değerlendirmeye kurban edilemez. Bu, veri doğrulama süreçlerinin ne kadar yetersiz olduğunu ve kurumsal ciddiyetin hangi noktada eksildiğini gözler önüne serer.
BURAK YILMAZ NEDEN YALAN SÖYLESİN Kİ?
Yılmaz’ın açıklamasından yola çıkarak, ikinci ihtimal ise daha vahim. Eğer listelere isim ekleme ya da çıkarma süreci bu kadar kolay ve kişisel müdahalelere açık ise, o zaman ortada yalnızca bir hata değil, sistemsel bir güven sorunu olduğu anlamına gelir. Burada da asıl skandal ortaya çıkıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim edilen bilgilerde bazı oynamaların olduğu anlamına gelir ki, bu da evraklarda oynama ve sahtecilik anlamına gelir. Özellikle futbolun tepesindeki bir ismin Yılmaz’a “Çıkarttırdım” şeklinde bir ifade kullanması, bürokrasinin işleyişine dair rahatsız edici bir tablo çiziyor bize. Bu, kararların objektif kriterlere göre değil, bireysel inisiyatiflere göre şekillenebileceği anlamına geliyor ne yazık ki. Böylesi bir ortamda şeffaflıktan, hesap verebilirlikten ve adaletten söz etmek güçleşir.
Özellikle futbol, geniş kitlelerin tutkuyla bağlı olduğu bir alan ülkemizde Bu nedenle burada yaşanan her türlü şaibe, yalnızca sporun kendisini değil, toplumsal güven duygusunu da zedeliyor. İnsanlar sahada gördüklerinin gerçekliğine inanmak ister; ancak saha dışındaki manipülasyon ihtimali, bu inancı temelden sarsar. Dahası, böylesi olaylar genç sporculara ve futbolun geleceğine dair de olumsuz bir mesaj verir: Kuralların değil, ilişkilerin belirleyici olduğu bir düzen algısı.
Bu noktada asıl mesele, bireylerin hatasından çok kurumların refleksi olmalıdır. Şeffaf bir soruşturma yürütülmeden, süreçler açıkça ortaya konmadan ve sorumlular hesap vermeden bu tür iddiaların üzeri örtülürse, benzer tartışmaların tekrar yaşanması kaçınılmazdır. Oysa yapılması gereken bellidir: Bağımsız denetim mekanizmalarının devreye girmesi, veri doğrulama süreçlerinin güçlendirilmesi ve kamuoyunun tatmin edileceği açık bir iletişim stratejisinin benimsenmesi gerekir.
Neticede, bu olay bir “isim karışıklığı” meselesi olarak geçiştirilemeyecek kadar ciddi. Ya sistem hata üretiyor ya da sistemin kendisi sorgulanmayı hak ediyor. Her iki durumda da kazanan yok; kaybeden ise futbolun itibarı ve toplumun adalet duygusu oluyor. Umarım TFF yönetimi, Burak Yılmaz’ın söylemleri üzerinden yeniden düşünme fırsatı yakalar. Başta hakemler olmak üzere, spor yöneticilerinin verdikleri ya da vermedikleri kararları yeniden mercek altına alır. Aksi durumda takımlarımız kendi aralarında ligimizde mücadele etmeye devam eder. Türk hakemlerine de bir daha Avrupa’da görev verilmez. Bu olay, bu kadar basit. Tercihi verecek de TFF yönetimi.





















