(The Turkish Post) – KAMİL ASLAN
Avrupa futbolu dün tarihi bir finale ev sahipliği yaptı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentindeki Kral Abdullah Stadı’nda oynanan İspanya Süper Kupası finalinde, Barcelona ezeli rahibi Real Madrid’i 3-2 yenmeyi başardı. Barselona’nın gollerini Raphinha ve Lewandowski kaydederken, Real Madrid’in gollerini ise Vinicius Junior ve Gonzalo attı. İki devin futbol resitali oyundan ziyade, sahadaki aklın ve stratejin bir göstergesiydi. Duygusal reaksiyonlardan ziyade, gerçekliğin ve aklın hâkim olduğu maç, izleyenlere de büyük keyif verdi. Bu dev finalin bir gün öncesinde de, Türkiye’de Galatasaray ile Fenerbahçe arasında, Süper Kupa finali oynandı. Ancak bu maçta stratejiden ve akıldan ziyade duygular hâkimdi. Seyir zevki düşük ve taraftarın konforunun düşünülmediği maçta, kazanan Fenerbahçe oldu. Ama oynanan futbol kimseyi tatmin etmedi.
Yıllardan beri futbolun içindeyim. Benim için Real Madrid ve Barselona maçları her zaman bir milat olmuştur. Ezeli rekabetin etkin olduğu bütün maçlarda, iyi ki izlemişim demekten kendimi alamamışımdır. Dün ki maçta bana göre öyleydi. Sahadaki yıldızların varlığı ve resitalleri bir yana, saha dışındaki hocaların taktik savaşları diğer taraftaydı. Ancak önemli olan hoşgörünün ve saygının varlığıydı. Gerisi bana göre anlam taşımıyordu.
Maça dönersek, oyunun genel karakteri yüksek tempo ve sürekli yön değiştiren bir oyun üzerine kuruluydu. Barselona, topa sahip olmayı sadece bir “istatistik” olarak değil, oyunu kontrol etmenin aracı olarak kullandı, doksan dakika boyunca. Savunmadan pasla çıkma ısrarı, baskı altında dahi oyundan vazgeçmemeleri ve üçüncü bölgede çoğalmaları, skor ne olursa olsun planın bozulmadığını gösterdi. Real Madrid ise geçiş oyunundaki tehditkâr kimliğini yine sahaya yansıttı. Topu rakibe bıraktıkları anlarda bile oyunun içinde kalmayı başardı. Ancak savunma ile orta saha arasındaki mesafelerin zaman zaman açılması, Barselona’nın özellikle yarı alan hücumlarında sayısal üstünlük kurmasına yol açtı. Maçın kırılma anları, bireysel yıldızlardan çok bu yapısal boşluklardan doğdu.
HANSİ FLİCK’İN OYUN AKLI VE BARSELONA GERÇEĞİ
Dikkat çekici olan nokta, iki takımın da geri düştüklerinde paniğe kapılmamasıydı. Skor değiştikçe oyun da değişti. Ama temel prensipler terk edilmedi. Bu da Avrupa’nın üst düzey futbolunda “sonuç odaklı kaos” yerine “oyun odaklı sabır”ın hâlâ geçerli olduğunu bir kez daha gösterdi. Evet iki takım adına bireysel yıldızların varlığı çok önemliydi. Bundan daha önemlisiyle takım oyununun 90 dakika sahaya yansıtılmasıydı. Özellikle Barselona’nın Alman hocası Hansi Flick’in futbol aklı ve zekası, sahada dolaştı durdu. Real Madrid’in yıldızlarını adeta futbol aklıyla oyundan soğuttu Hansi Flick. Orta alanda kurduğu oyun anlayışı ve üçüncü bölgede top çevirme zekâsıyla Barselona’ Real Madrid’e korku kolu anlar yaşattı. İşte buradaki mantalite hocanın stratejinin oyuncular üzerindeki etkiydi. İşte o Flick, bir dönem futboldan soğuyan Brezilyalı Raphinha’dan yeni bir yıldız yarattı. Sadece onu mu? Sahadaki genç yeteneklere güven duyarak, onları Avrupa futbolunun vitrinine sundu. Aslında yetenek avcılığı buydu. Hansi Flick, yönetime yıldız oyuncularla çalışacağı yönünde baskı yapmadı. Sadece gelecek vaat eden yıldız adaylarına sabır gösterilmesini istedi. Bu sabrın neticesini de dün gece fazlasıyla aldı sanırım.
Gelelim, Türk futboluna… Bu maç, Türk futbolunun kronik sorunlarını da ister istemez hatırlatıyor. Türkiye’de büyük maçlar genellikle taktik bir satrançtan çok, duygusal bir meydan muharebesine dönüşüyor. Skor değiştiği anda oyun planları rafa kalkıyor, uzun toplar ve bireysel çözümler tek çıkış yolu hâline geliyor. Türkiye Süper Kupası finalinde de bunu fazlasıyla gördük. Sahada akıldan ziyade duygusallık vardı. Aslında bu duygular maç öncesinden sahaya yansımıştı. Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarları maçtan saatler öncesinde taşlı sopalı kavga etmişlerdi. Kavga ve küfürlerle başlayan bir maçın sonucunu da siz tahmin ediniz.
TÜRKİYE’DE BASKI, OYUN ZEKÂSININ ÖNÜNE GEÇİYOR
Bu açıdan Barselona–Real Madrid maçında risk, bilinçli bir tercihti. Savunmadan pasla çıkmak hata ihtimalini artırsa da bu risk, çalışılmış bir organizasyonun parçasıydı. Türk futbolunda ise risk çoğu zaman plansızlıkla eş anlamlı. Top kaybı sonrası ne yapılacağı net olmadığı için teknik direktörler güvenli ama kısır çözümlere yöneliyor. Bir diğer fark altyapı ve oyuncu profili meselesi. İspanyol futbolunda oyuncular, küçük yaşlardan itibaren oyunu okumaya ve doğru karar vermeye alıştırılıyor. Türkiye’de ise fizik güç ve kısa vadeli sonuç baskısı, oyun zekâsının önüne geçiyor. Bu da büyük maçlarda “oyunu oynayan” değil, “oyuna tepki veren” takımlar ortaya çıkarıyor.
Sonuç olarak, dün oynanan 3-2’lik El Clásico, futbolun hâlâ kolektif akılla kazanıldığını hatırlattı. Yıldızlar elbette fark yaratıyor. Ama o yıldızları parlatan şey, net bir oyun planı ve sabırla uygulanan bir futbol felsefesi. Türk futbolu için çıkarılacak ders de tam burada yatıyor: Daha çok bağırarak, daha çok koşarak değil; daha çok düşünerek, daha çok çalışarak ve oyuna sadık kalarak ilerlemek. Skorlar geçici, oyun kalıcıdır.






















