(The Turkish Post) – Aklımda böyle bir yazı yoktu. Ama sosyal medyada gezinirken Srebrenitsa Soykırımı’nın yıldönümü olduğunu gördüm. İçim acıdı, yüreğimi hüzün kapladı. Sivas’ı hatırladım sonra, birkaç kez gittiğim Başbağlar’ı unutmadım, ardından 15 Temmuz’un acılarını düşündüm… Aşureye, Muharrem’in 10’una sayılı günler kaldığını fark ettim ve ‘kalp ve vicdanı’ olanlar için acılar üzerine yazmaya karar verdim. Akıl ve vicdan yoksunu gamsızlarla işim olmaz.
Ah keşke acıyı, hüznü, matemi değil de mutluluğu, neşeyi yazabilseydim! İstemez miydim ben de gülücükler saçarak, keyif çatarak yazmayı?
Sezai Karakoç “Geldik, çağı gördük ve ürperdik” derken haksız değilmiş. Mehmet Akif de öyle: “Aylar bize hep Muharrem oldu.” Ne yapalım bizim kaderimize de bu düştü. Hilmi Hoca’nın da kulakları çınlasın: “Hüzün ki en çok yakışandır bize…” Yakışmasa ne olacak? Hüzünden geçecek değiliz. Bu kalp ve yürek olduğu müddetçe…
Aylara anlam yüklemenin doğru olmadığını biliyorum. Ama kimi sıfatlar da bazı aylara yakışıyor. Sitede Agah Kalender’in “Haziran’da ölmek zor” yazısını okumuştum. Birçok şairin Haziran ayında öldüğüne dikkat çekiyordu. Baharın coştuğu, tabiatın dirildiği Haziran, şairlerin ölüm ayı olabilir mi? T.S. Eliot da Nisan’ı “ayların en zalimi” diye nitelemiş.
Peki Temmuz’da yaşanan acılara ne demeli?
Acıların mevsimi de mi olurmuş? Haziran’da ölen Cahit Zarifoğlu günlüklerine “Ne çok acı var” cümlesiyle başlar. Dünyalı olmanın bir bedeli bu. Acı her daim hayatın içinde. Dünya kelimesi Arapça “alçak” anlamına geliyor. Sürgün yeri burası. Sürgünde kimin yüzü güler ki?
Esas vatan ötesi. Burası gelip geçici… Yine Zarifoğlu diyor ki: “Burası dünya… Ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi… Ekip biçip gidecektik.” Dil böyle söylese de gönül faniliğe pek razı değil.
Onca uyarıya rağmen insan hiç göçmeyecekmiş gibi “dünyalı” olmak istiyor. O yüzden “insan aldandı.” İkaza rağmen: “Dünya hayatı, aldatıcı geçimlikten başka bir şey değildir.” Oysa insan buna ayn’el-yakîn şahit oldu. Bu dünya Süleyman’a bile kalmadı. Mezarlıklar kendisini ölümsüz zanneden zavallılarla dolu. Fazla laf israf olur, burası alçak dünya…
Galiba Temmuz’a fazla acı düştü. Aşure aldatmasın… Muharrem Hicri ay. Miladi takvim gibi sabit değil. Her zaman Temmuz’a denk gelmez. 2024’ün 10 Muharrem’i tam da Temmuz’un ortasına düştü.
Ah Kerbela! Yezid sultanlık uğruna Hazreti Hüseyin’e kıydı. O günden beri tarihin gözü hep nemli ve kanlı… Her yer Kerbela, her gün aşure… Aşureyi tatlı sanmayın. Muharrem’in 10’u demek… Rivayet o ki tufan dinmiş, yeryüzü bütün suları yutmuş ve Hazreti Nuh da o gün karaya ayak basmış. Ama biz aşureyi Kerbela bildik ve acıyla yoğrulduk.
Kaç yıl geçti Sivas’ın acısı dindi mi? Diri diri yakılan canlar unutulur mu hiç. Acı her daim taze… Bu hengamede Başbağlar biraz garip mi kaldı? Acılar bölünür mü? Sivas’ın acısı ile Başbağlar’ın acısı birbirinden ayrılabilir mi? Hangi kalp, hangi yürek bunu yapar?
Ya Srebrenitsa? Edirne’nin ötesi uzak mı? Vatandan başka bir yer mi orası? Ve sadece Srebrenitsa mı? Ya Bosna’nın diğer şehirleri… Oralar da daha az mı insan katledildi?
Bilge Kral Aliya ikazında haklı: “Ne yaparsanız yapın soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.” Ne Saraybosna unutulur ne de Srebrenitsa? Unutan kalp kurur.
Ve 15 Temmuz… Az mı acılara neden oldu? Yaşamını kaybedenler… Erol Olçok ve oğlu. Ve de kurbanlar… Ah 15 Temmuz, nice canlar yaktın! Nice ocağa incir diktin, ateş düşürdün…
Temmuz’a isyan beyhude… Neylersin ki kaderimizde “acılara tutunarak” yaşamak ve “acıyı bal eylemek” varmış.






















