(The Turkish Post) – HÜSNÜ YUSUF TURABİÇ
Bugün gündeme ara verelim, ölüm yıldönümü münasebetiyle Turgut Özal’ı rahmet ve hayırla yad edelim. 17 Nisan günü öğle saatlerinde köhne bir ambülansla çıktığı ölüm yolculuğunun üzerinden tam 31 yıl geçti.
Doğal bir ölüm mü yoksa zehirlendi mi? Bu kadar uzun sürede devlet, zirvedeki bir ismin ölümünü aydınlatamadı.
Kabri açıldı, adli tıp bozulmamış haldeki na’şını inceledi. Zehir bulgularına rastladı. Buna rağmen soruşturma derinleşmedi. Dosya rafa kaldırıldı. AK Parti iktidarı ‘Özal’ı zehirlediniz, Menderes’i astınız’ afişleriyle propaganda yapmasına rağmen olayın aydınlatılması yönünde ağırlık koymadı. Bu saatten sonra dosyanın raftan indirilmesi pek olası değil. Şüpheli bir ölüm olarak tarihe mal oldu.
Özal’ı diğer siyasetçilerden farklı kılan yönleri vardı. Demirel gibi ‘mugalata’ yanlısı, Erbakan gibi ‘hayalci’ değildi. İş odaklıydı, iş bitiriciydi, gerçekçiydi. Kesinlikle Özal ‘sıra dışı’ bir siyasetçiydi.
Türkiye’ye adını ‘müsteşar’ olarak duyurdu. Süleyman Demirel’in bürokratıydı. Sonradan boynuz kulağı geçti. Erbakan’ın MSP’sinden İzmir milletvekili adayı oldu. Fakat seçilemedi. Seçilseydi siyasi hayatı bambaşka seyir izleyecekti. Milletvekilliğini kaybetti, geleceği kazandı. MSP adaylığı işine yaradı aslında, özellikle muhafazakâr camiada taban tutmasında etkili oldu.
Uzmanlık alanı ekonomiydi. 24 Ocak kararlarıyla Türk ekonomisini dışa açtı. 12 Eylül askeri yönetimi ekonominin başına getirdi. Askerlere ‘ekonominin gerçeklerini’ kabul ettirdi. Kurmaylarından Hüsnü Doğan komutanlara verdiği brifingde, askerlerden gelen itirazlar ve tepkiler üzerine ‘Ekonomi emir komuta ile yönetilmez. Dolar emir dinlemez’ dedi.
12 Eylül askeri rejiminden sivil siyasete geçilirken ANAP’ı kurdu. Evren, eşi Semra Hanım’ın yaşam tarzını kriter aldı ve Özal’a siyaset için vize verdi. ‘Ben karısının haline baktım da adaylığını tasdik ettim, yoksa veto ederdim’ dedi. Başbakanlığı sırasında, tutuklanarak Çanakkale’ye götürülen Menzil Şeyhi’nin serbest bırakılması için girişimde bulunduğunda Evren ‘Eyvah yanlış yaptık. Eşi açık ama Turgut dinci’ dedi.
Askerlerin tercihi bir başka Turgut olan Sunalp Paşa’ydı. Sağda ve sol birer büyük parti, Özal’ın ANAP’ına da ‘yarım veya buçuk parti’ rolü biçilmişti. 12 Eylül’ün Paşası Kenan Evren halktan açıkça Özal’a oy vermemesini istedi. Dolar emir dinlemediği gibi halk da emir dinlemedi. Yeni Anayasa ve Evren’in cumhurbaşkanlığına olağanüstü şartlarda yüzde 92 oy veren millet iş seçime gelince ‘orda dur’ dedi.
Özal’ın ANAP’ı seçimlerden zaferle çıkmasına rağmen Evren, hükümeti kurma görevi vermekte gecikti. Günler, haftalar geçti. Çankaya’dan beklenen haber gelmedi. Bir çıkış bulamayınca çaresiz Özal başbakan olarak görevlendirdi. Kabineyi birlikte yaptılar. Sözgelimi Özal, İhsan Doğramacı’yı Dışişleri Bakanı yapmak istiyordu. Israr etti, diretti fakat sonuç alamadı. Evren ‘Vahit Halefoğlu olacak’ dedi. Ve o oldu.
Özal ‘zor zamanlarda’ başbakanlık yaptı. Devlet içi güç odakları hem varlığına karşıydı hem de politikalarına. Radikal politikalarıyla statükoyu yerle bir etti. Resmî ideolojiye kafa tuttu. ‘Atatürk de insandı, hata yaptı’ dedi. ‘Put kıran’ sıfatını yakıştıranlar oldu. Tabuların üzerine üzerine gitti. Kutsal atfedilen devleti tartışmaya açtı. ‘Aslolan millet’ dedi. ‘Devlet baba değildir. Baba olursa döver’ sözü tarihin hafızasına kazındı. ‘Devlet halka hesap verir’ dedi. Milleti öne çıkardı. Lafla değil politikalarla…
O günün şartları içinde değerlendirildiğinde Özal’ın attığı adımların ve hamlelerin büyük cesaret gerektirdiği açık. ‘Necdetler operasyonu’ denen Genelkurmay Başkanlığı ataması her babayiğidin harcı değildi. Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun’a ‘Seni istemiyoruz’ diyebildi. Askerin hükümete dayattığı ismi evine gönderdi.
Parti kongresinde kürsüde konuşma yaparken kurşun yağmuruna tutuldu, elinden vuruldu. Yaralı parmağıyla kürsüye dönerek ‘Allah’ın verdiği canı ondan başka alacak yoktur. Biz ona teslim olmuşuzdur’ dedi. İnanmışlığın tescili olan bu söz unutulmadı, unutulmaz da… Özal inancını siyasetine sermaye yapmadı. Yaşadı. Tasavvuf kültürünü benimsedi.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde parti içi ve güç odaklarından gelen ‘aday olmaması’ yönündeki telkinlere kulaklarını tıkadı. Genelkurmay Başkanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığına geçiş geleneğini ortadan kaldırdı. Özal’a kadar hiçbir siyaset adamı buna cesaret edemedi. ‘Sivil cumhurbaşkanı’ sıfatını sonuna kadar hak etti. Eğer ömrü vefa etseydi Çankaya’dan inecek kardeşine kurdurduğu partinin başına geçecekti.
Turgut Özal büyük bir siyaset adamıydı. Sivil siyasetin, hak ve özgürlüklerin önünü açtı. Politikalarında resmî ideolojiyi, statükoyu takmadı. Devleti, millet karşısında geriletti. Tabuları yıktı. Putları kırdı. Çankaya’da iftar programları düzenledi. Umreye gitti. Anadolu’nun ruhunu Ankara’ya, Çankaya’ya kadar taşıdı.
‘Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin’ dedi; ‘Kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed’in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum’ dedi. Vasiyeti de bir mesajdı. Önce Ankara sonra İstanbul’daki cenazesine milyonlar katıldı. Ve üç pankart dikkat çekti; ‘Sivil, demokrat ve dindar Cumhurbaşkanı’. ‘Merhumu nasıl bilirsiniz?’ sorusuna verilen en iyi cevaptı bu. Böyle tanıklık her siyasetçiye nasip olmaz. Taraftarlarının yanı sıra geniş kitlelerden ‘iyi biliriz’ cevabı alabilmek kolay değil.
Siyasetçinin çok tartışıldığı bugünlerde Turgut Özal’ı hatırlatmak ve hayırla yad etmek istedim. ‘Nasıl bilirdiniz?’ sorusuna benim cevabım olumlu…






















