(The Turkish Post) – HATİCE YILDIZ
“İlme yasak koyanlar veya insanları yalanla meşgul edenler, aklın ve insanlığın en büyük düşmanlarıdır.” İbni Haldun
Tarihin en acımasız yasası şudur: Sarayların şatafatı arttıkça halkın ekmeği küçülür, adalet hükmünü yitirdiğinde vatandaş kendi adaletini aramaya başlar. İbn Haldun Mukaddime’de bu uyarıları bir devlet için son dönemeç olarak anlatır, yıkılış öncesi son evre. Ortak duyguyu kaybetmiş toplum, ezilen milyonlar ve iktidarın toplumla gerçeklik bağını kopardığı sahte yanılgıları. Bu bir kehanet değil; kulak tıkanırsa bütün bir memleketi yutacak olan toplumsal patlamanın ayak sesleridir.
Bundan tam altı buçuk asır önce Tunuslu düşünür İbn Haldun, Akdeniz’in fırtınalı coğrafyasında çöken hanedanlıkları, yıkılan surları ve dağılan kabileleri, onların yarattığı enkazları tahlil ederek tarihin en sarsıcı hakikatini kayda geçirdi; “Devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler.” Değeri İslam coğrafyasınca yeteri kadar anlaşılmayan, Batının keşfetmesi sonrası fark edilen bu büyük düşünürün insanlığa armağan ettiği kıymetli eseri Mukaddime, bugün dahi geçerliliğini koruyan muazzam bir aklın ve öngörünün eseri. Kütüphane raflarında unutulacak akademik bir fantezi yahut geçmiş kralların arkasından tutulmuş bir mersiye asla değil. İktidarların kibrine, adaletin çürümesine ve zenginleşen seçkinlerin doymazlığına çekilmiş ebedi bir röntgen. Bugün Mukaddime perspektifinden Türkiye’ye bakalım istiyorum.
Bir Milletin Harcı Dağılırsa Ne Olur? “Asabiyye”nin İflası
İbn Haldun siyaset kuramının tam merkezine “asabiyye” kavramını koyar. Asabiyye, bir toplumu sıradan bir kalabalık olmaktan çıkarıp “millet” kılan görünmez çeliktir. Ortak kederde ağlayabilmek, aynı sevinçte kenetlenebilmek ve hepsinden öte “Bu vatan hepimizin, kaderimiz bir” diyebilmektir. Peki, bugün toplum bu hissiyatın neresinde?
Siyasi iktidarın ikbalini korumak uğruna yıllardır bilinçli biçimde körüklediği kimlik siyaseti, mezhep ve yaşam tarzı kamplaşmaları, o çelik harcı bir kireç tozu gibi ufaladı kanaatindeyim. Ülke mahalle kamplarına ayrıldı. Bugün sokakta yan yana yürüyen iki yurttaş birbirine yoldaş değil, potansiyel hasım gözüyle bakıyor. Ortak bir adalet duygumuz, ortak bir hakikatimiz, hatta ortak bir acımız bile kalmadı. Bir felakette dahi acının rengine ve siyasi aidiyetine göre ayrışan bir toplum, İbn Haldun’un tarif ettiği çözülüşün ilk ve en ölümcül basamağında değil mi sizce?
Daha da vahimi, bu ülkenin en zeki, en üretken evlatları bavullarını topluyor ülkeyi terk ediyor. Yapılan araştırmalar genç nüfusun %76’sının fırsat olsa yurtdışında yaşamak istediğini kayıtlara geçiriyor. Yetişmiş hekimler, mühendisler, yazılımcılar, akademisyenler “Burada liyakat yok, adalet yok, nefes alamıyoruz” diyerek doğup büyüdükleri toprakları terk ediyor, bir başka ülkede 2. sınıf yurttaş olarak yaşamayı burada yaşamaya tercih ediyor. Bir devlet düşünün ki; kendi geleceğini, yetişmiş insan kaynağını kendi elleriyle gurbete sürüklüyor. İbn Haldun buna açıkça kolektif ruhun felci der. Kendi gençliğine gelecek sunamayan bir nizam, biyolojik olarak yaşlanmaya ve içten içe çökmeye mahkûm.
Çürüyen Adalet ve İstibdat Sarmalı
İbni Haldun’a göre döngünün ikinci ve üçüncü evresinde iktidar gücü tek elde toplar, ardından da halktan kopuk, gerçeklikle bağı zayıf bir saray bürokrasisine hapsolur.
Bugün Türkiye’nin idari mimarisi, istişarenin ve kurumsal aklın tasfiye edildiği bir tek adam rejimine kilitlendi. Türk tipi Başkanlık sistemi adını verdiğimiz bu yönetim biçimine dair yakın tarihli bir örnek vermek isterim; malum fon vurgunu ana gündemimiz. Birkaç gün önce fon mağduriyetinin merkezinde olan TERA Yatırım firmasının halka arzına karşı çıkan iki SPK üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından görevden alındığı yerlerine başkalarının atandığı ve bu atamadan sonra TERA yatırımın usulsüz olarak halka arz edildiği anlaşıldı. İktidar cenahından önemli bazı isimler bu görevden alma ve yeni atamalarda Cumhurbaşkanını kimin yanılttığını sorguluyor. Oysa bu yanılma milyarca Türk Lirasının kaybına, binlerce insanın mağduriyetine yol açmışken…
Bakanlıkların, denetleyici kurumların, Meclis’in ve üniversitelerin içinin “yandaş”cılığa teslim edildiği, devlet hafızasının bir gecede çıkarılan kararnamelerle ters yüz edildiği bir sistemde bu sorunlar kaçınılmaz. İşi ehline vermek yani liyakat kavramı kamudan adeta kazındı, yerini biat ve partizan sadakat aldı. KPSS’den 90 alan gariban Anadolu çocuğu mülakat tiyatrolarında elenirken, liyakatsiz akrabaların kamuya atandığı, partililerin üçer beşer yönetim kurulu maaşlarıyla ödüllendirildiği bir düzende devlet, “halkın devleti” olmaktan çıkar. Bunun aksini ummak akla, insanlık tarihinin örneklerine aykırı.
Ve en önemli konu ADALET… İbn Haldun’un en meşhur ikazı şudur: “Zulüm, medeniyetin harap olmasına yol açar.”
Mahkeme salonlarının siyasi rakipleri tasfiye aracı haline geldiği, hukukun güçlünün zırhı, zayıfın ise boynundaki ilmik olduğu bir ülkede devlet halkın aklındaki, kalbindeki meşruiyetini yitirir. İnsanlar adaleti mahkemede bulamayacağına inandığı an, toplumsal sözleşme yırtılır. Güvenin bittiği yerde korku başlar; korkunun egemen olduğu yerde ise sadakat değil, yalnızca biriken sinsi bir öfke vardır.
Bir Yanda Vergi Zulmü, Ezilen Halk; Bir Yanda Tekneler-Yatlarla Görkem Yanılsaması
İbn Haldun, iktisat teorisini şu formülle özetler: “Devletin kuruluşunda vergiler hafiftir, kazançlar bereketlidir. Yıkılış evresinde ise iktidar, saray şatafatını ve doymak bilmeyen harcamalarını karşılayabilmek için vergileri katlar. Vergi arttıkça insanın çalışma ve üretme şevki kırılır; şevk kırıldıkça üretim durur, üretim durdukça devletin kasası bütünüyle boşalır.” Ne kadar sarsıcı, sahici bir formül değil mi?
Şimdi dönüp Türkiye’nin maliye politikasına bakın:
- Bir araba alırken iki araba parasını devlete ödeyen yurttaş,
- Mazot, gübre ve tohum maliyeti altında ezilip tarlasını nadasa bırakan, traktörüne haciz gelen köylü,
- Sattığı malın yerine yenisini koyamayan, stopaj ve elektrik faturası altında ezilip kepenk indiren küçük esnaf,
- Ay sonunu getiremediği için akşam pazarında atık sebze toplayan emekli…
Bütün bu sefaletin tam karşısında ne var? Milyarlık vergi borçları tek bir imzayla silinen yandaş müteahhitler, uçak inmeyen havalimanlarına, araç geçmeyen köprülere halkın sırtından ödenen milyarlarca dolarlık garantiler, lüks araç konvoyları, yazlık-kışlık saraylar ve kamudaki akıl almaz şatafat…
İktidar, üretime ve fabrikaya değil; betona, ranta ve anıtsal projelere kaynak akıtarak gücünü kanıtlamaya çalışıyor olabilir. Maalesef doğu ruhlu toplumlarda bunun hep etkileyici bir müşterisi var. Ancak İbn Haldun asırlar öncesinden insanlığı uyarıyor ve diyor ki; Görkemli binalar, gücün değil; çürüyen bir yapının üzerini örtmeye çalışan çaresizliğin anıtlarıdır. Bugün Türkiye’de orta sınıf bütünüyle yok edildi. Altta derin bir yoksulluk içinde kalabalık bir nüfus yaşam savaşı verirken, üstte ise rantla beslenen küçük bir kesim hakim. Bu gelir dağılımı adaletsizliği, sosyolojinin gördüğü en patlayıcı barut fıçısıdır.
Buradan açıkça ve hiçbir lafı eğip bükmeden uyarmak mecburiyetinde hissediyorum bu ülkenin bir yurttaşı olarak… Bu gidişat sürdürülemez.
İktidar sahipleri, kendilerine doğruyu değil istenileni söyleyen danışmanların yanlış bilgilendirmelerine, anket manipülasyonlarına bakarak sorunun o denli büyük olmadığını düşünüyor olabilirler, toplumun sessizliğini bir rıza, boyun eğiş veya kabulleniş zannediyor olabilirler. Ancak yanılıyorlar. Bu sessizlik bir rıza değil; geçim derdinin, adaletsizliğin, haksızlığın ve geleceksizlik hissinin doğurduğu derin, boğucu bir dip dalgası.
Tarih boyunca hiçbir kavim, hiçbir toplum çocuğuna süt götüremeyen babaların çaresizliğini, mahkeme önünde geçinemiyorum diyerek intihar eden emeklisinin acısını, üniversite mezunu evladının işsiz kalışını, bir başkasının “yandaşlık” kriteri ile sürdüğü sefayı, sofradaki ekmeğin her gün bir dilim daha azalmasını sonsuza dek seyretmemiştir. Bunların üzerine insanların meşru itiraz kanalları kapatıldığında, sandık iradesi baskılandığında, seçmen iradesi gasp edildiğinde, sokakta barışçıl gösteri hakkı bile terör parantezine alındığında, o biriken toplumsal basınç buharlaşmaz, aksine sıkışır. Bu sıkışma çok tehlikeli…
İbn Haldun kendi çağının sultanlıkları için karamsardı; çünkü monarşilerin kendilerini içeriden onaracak aklı ve mekanizmaları yoktu. Ancak Türkiye Cumhuriyeti bir aşiret devleti ya da orta çağ beyliği değil. Bu toprakların hafızasında yüz yıllık bir cumhuriyet deneyimi, parlamento birikimi ve her şeye rağmen onuruna sahip çıkan dirençli bir halk olduğunu düşünüyorum. O yüzden önümüzde hâlâ bir son çıkış kapısı olduğuna inanıyorum. Bunun için acilen ne yapmalıyıza gelirsek:
Adalet ve Hukuk Devletine Şartsız Dönüş: Yargı, iktidarın sopası olmaktan derhal çıkarılmalı, bağımsız yargı, bağımsız basın inşa edilmeli ve her kademede iş ehline teslim edilmeli.
Kutuplaşma Siyasetine Son: Toplumu birbirine düşman eden zehirli dil terk edilmeli, eşit ve onurlu yurttaşlık bilinci yeniden diriltilmeli, seçmen iradesinin gaspından derhal vazgeçilmeli.
Şatafatın Bitirilmesi ve Halkın Sırtındaki Yükün Kaldırılması: Kamudaki israfa son verilmeli, vergi yükü yoksulun ve emekçinin sırtından alınıp rantiyenin, sermayenin sırtına yüklenmeli.
İktidarından muhalefetine tüm siyaset kurumu aklını başına devşirmek zorunda. Aksi halde İbn Haldun’un 650 yıl önce yazdığı, tarihten ders almayanların tekrar yaşamak zorunda kalacağı o acımasız kural bir kez daha tecelli edecektir: Adaletin bittiği yerde devlet biter; devletin bittiği yerde ise geriye sadece kaos ve harabeler kalır.
Hakikatten ayrılmayanlara selamlarımla.
























