(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Ortadoğu’da savaşın coğrafyası genişlerken Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ağustos ayında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ilk ciddi sınavıyla karşı karşıya. Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yeniden yoğunlaşması ve Riyad’ın Yemen’de karşı operasyon başlatması, üçlü savunma anlaşmasını kâğıt üzerindeki bir mutabakattan çıkarıp sahadaki gelişmelerin doğrudan parçası haline getiriyor. Ancak Türkiye açısından kritik soru henüz “Yemen’e asker gönderilecek mi?” değil; Ankara’nın Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlamak için ne ölçüde askeri sorumluluk üstleneceği.
5 Ekim’de Riyad’da yapılan olağanüstü toplantının ardından Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, mutabık kalınan askeri kuvvet ve yeteneklerin Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılması için gerekli tedbirlerin alınması konusunda anlaştı. Ortak açıklamada askeri entegrasyonun ve kolektif kapasitenin güçlendirilmesi vurgulandı. Bu karar, ağustos ayında imzalanan ve taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı tüm taraflara yapılmış kabul eden Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın ilk somut uygulama adımı olarak değerlendirilebilir.
Fakat burada önemli bir ayrım bulunuyor. Türkiye’nin şu aşamada binlerce askerini Yemen’e gönderdiği veya Türk Silahlı Kuvvetleri’nin doğrudan Yemen’deki savaşa katıldığına ilişkin doğrulanmış bir gelişme yok. Reuters’ın 7 Ekim tarihli haberine göre Ankara’nın mevcut desteği ağırlıklı olarak askeri ekipman, istihbarat paylaşımı, hava savunma sistemleri, insansız hava aracı operatörleri, lojistik ve stratejik planlama desteğinden oluşuyor. Türkiye’nin kapsamlı bir askeri konuşlandırmaya geçmesi ise anlaşmanın TBMM tarafından onaylanması sonrasına bağlanmış durumda.
Bu ayrım, Türkiye’nin önündeki riskleri küçültmüyor. Çünkü Yemen’de çatışmalar yeniden hızla tırmanıyor. Suudi destekli Yemen hükümet güçleri, Kızıldeniz’in girişindeki stratejik Babülmendep Boğazı çevresinde Husilere karşı ilerlemeye çalışırken Husiler de Suudi Arabistan’a yönelik füze ve İHA saldırılarını sürdürüyor. 7 Ekim’de Aden Havalimanı’nın balistik füze ve İHA saldırısına uğraması, çatışmanın yeni bir aşamaya geçtiğinin göstergelerinden biri oldu. Babülmendep’in enerji ve küresel ticaret açısından taşıdığı önem ise Yemen’deki herhangi bir askeri tırmanışı yalnızca bölgesel bir mesele olmaktan çıkarıyor.
Dolayısıyla Ankara’nın karşı karşıya olduğu denklem basit bir “Suudi Arabistan’a destek” meselesinden daha karmaşık. Türkiye, bir yandan yeni savunma anlaşmasının gerektirdiği dayanışmayı göstermek isterken diğer yandan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki operasyonlarının giderek doğrudan parçası haline gelme riskiyle karşı karşıya. Nitekim Suudi Arabistan’ın Yemen’de yeni bir operasyon hazırlığında olduğu daha önce de gündeme gelmiş, Riyad’ın hedefleri arasında Kızıldeniz’deki deniz ulaşımının güvenliğini yeniden sağlamak ve Husilerin bölgedeki etkinliğini kırmak öne çıkmıştı.
Türkiye açısından asıl stratejik sorun da burada başlıyor. Suudi Arabistan’a hava savunma, istihbarat, teknik destek veya insansız hava aracı kapasitesi sağlamak ile Türk askerlerinin Yemen’de veya Suudi Arabistan’ın Yemen operasyonlarını doğrudan destekleyecek biçimde konuşlandırılması aynı şey değil. İlk seçenek sınırlı bir askeri destek anlamına gelirken ikinci seçenek Türkiye’yi çatışmanın doğrudan taraflarından biri haline getirebilir. Bu nedenle “Mekke Paktı”nın nasıl uygulanacağı, anlaşmanın kendisinden çok daha önemli hale gelmiş durumda.
Üstelik ittifakın kurumsallaşma süreci de devam ediyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, eylül ayında anlaşma kapsamında genel sekreterlik ile komite ve çalışma gruplarının oluşturulmasına yönelik çalışmaların sürdüğünü açıklamıştı. Anlaşma aynı zamanda taraflardan birine yönelik saldırının tüm taraflara yapılmış kabul edilmesini öngörüyor. Bu nedenle Yemen’deki çatışmanın büyümesi, anlaşmanın caydırıcılığını güçlendirebileceği gibi üç ülkeyi daha geniş bir savaşın içine çekebilecek bir mekanizmaya da dönüşebilir.
Burada NATO benzetmesi de dikkatle ele alınmalı. Türkiye’deki resmi açıklamalarda Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın NATO üyeliğiyle çelişmediği ve herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef alan saldırgan bir askeri blok olmadığı vurgulanıyor. Anlaşma, Ankara tarafından bölgesel güvenliği destekleyen tamamlayıcı bir savunma mekanizması olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla bu yapıyı doğrudan “İslam NATO’su” şeklinde nitelendirmek mevcut resmi çerçevenin ötesine geçen bir yorum olur.
Ancak sahadaki gelişmeler, ittifakın nasıl bir yöne evrileceğini belirleyecek. Çünkü Suudi Arabistan’ın Husilerle savaşı yalnızca Yemen içindeki güç mücadelesinden ibaret değil. Husilerin İran’la ilişkileri, Kızıldeniz’deki deniz trafiği, Babülmendep’in stratejik konumu ve bölgedeki daha geniş ABD-İran gerilimi çatışmayı çok daha geniş bir jeopolitik denkleme bağlıyor. Reuters’ın değerlendirmesine göre Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’a desteği de tam bu ortamda şekilleniyor.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki en önemli soru, anlaşmanın gereğini yerine getirip getirmemek değil, bunun sınırlarının nerede çizileceği. Ankara Riyad’a teknik ve savunma desteği vererek ittifakın dayanışma yükümlülüğünü yerine getirebilir; ancak Yemen’deki kara savaşına veya Husilere karşı doğrudan operasyonlara dahil olması çok daha farklı sonuçlar doğurabilir. Böyle bir adım, Husilerin yanı sıra onların İran’la bağlantıları nedeniyle Türkiye’nin bölgedeki diğer aktörlerle ilişkilerini de etkileyebilir.
Üstelik Türkiye’nin aynı anda Karadeniz’den Suriye’ye, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya kadar çok sayıda güvenlik dosyasıyla uğraştığı bir dönemde yeni bir cephe ihtimali, dış politika açısından ciddi bir maliyet hesabını beraberinde getiriyor. Bir ittifaka katılmak her zaman güvenliği artırmayabilir; yanlış tasarlanmış veya sınırları belirsiz bir askeri taahhüt, ülkeyi istemediği çatışmaların içine çekebilir.
Bugün itibarıyla “TSK Yemen’e gidiyor” demek için erken. Doğrulanmış tablo, Türkiye’nin Suudi Arabistan’a savunma ve teknik kapasite desteği verdiği ve Mekke Anlaşması kapsamındaki kolektif savunma mekanizmasının işletilmeye başlandığı yönünde. Fakat Yemen’deki savaşın seyri ve TBMM’nin anlaşmaya ilişkin atacağı adımlar, bu desteğin kapsamının önümüzdeki dönemde değişip değişmeyeceğini belirleyecek.
Asıl risk de tam burada ortaya çıkıyor: Mekke Paktı’nın ilk sınavı Suudi Arabistan’ın savunulması olabilir, fakat bu sınavın sonucu Türkiye’nin Ortadoğu’daki askeri rolünü de yeniden tanımlayabilir. Ankara’nın atacağı her adım yalnızca Riyad’la ilişkilerini değil, Yemen’deki savaşın taraflarıyla, İran’la ve bölgedeki diğer güçlerle ilişkilerini etkileyecek. Bu nedenle Türkiye açısından mesele yalnızca Suudi Arabistan’a ne kadar destek verileceği değil; başka bir ülkenin güvenlik savaşına hangi noktaya kadar ortak olunacağı ve o sınır aşıldığında Türkiye’nin kendisini nasıl bir bölgesel çatışmanın içinde bulabileceği sorusu.
























