(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Kara haber tez duyuldu. Umutlar iyice zayıflamıştı. Beklenen bir ‘mucizeydi’. O da bu dünyada çok zor. Doktorlar daha önceki gün ‘hayat riskinin’ arttığına dikkat çekmişti. Zaten vakanın kendisi çok ağırdı. Her ne kadar iyimser bir hava yayılsa da ambülansla girdiği hastaneden yürüyerek çıkması imkansız gibiydi. Kimse bu acı gerçeği dile getirmedi. Kabullenmedi de… Az da olsa ‘umut’…
İkindi sularında hastane ‘vefat haberini’ duyurdu. ‘Çoklu organ yetmezliği’ dedi. Evet beklenen son… Sırrı Süreyya Önder son nefesini verdi. Dünya sürgünü bitti. Burası dünya… Ölüm hayatla iç içe. Kimse kalıcı değil. Vakit saat gelince gitmek lazım. Direnmenin çok anlamı yok. Yolcu yolunda gerek. Önder 62 yaşındaydı. Nispeten genç sayılır. Orta yaşın hemen üzeri…
‘Kalp sorunu’ yaşadığı biliniyordu. Tedavi altındaydı. Siyasete ara vermek istedi. Fakat kendisine duyulan ihtiyaca ‘hayır’ diyemedi. ‘Devam’ dedi. İyi ki de devam etti. Son döneminde çok hoş sada bıraktı. Meclis oturumlarına ‘başkanlık’ yaptı. En gergin ortamları bile nükteleriyle rahatlatmayı bildi. Onun sayesinde siyaset ‘nükteyi’ hatırladı. Yumrukların sıkıldığı, suratların asıldığı, kutuplaşmanın zirve yaptığı yerden gülen yüzü ve esprileriyle sıyrılmasının belki bir sebebi buydu.
İyi ki siyasete devam etti. Yeni bir süreç onsuz olmazdı. Onunla ne kadar oldu, tartışılır. Üzerine düşeni yaptı. DEM heyetinin içinde yer aldı. İmralı’ya gitti, Öcalan’la görüştü. Döndü, parti liderleriyle bir araya geldi. Beştepe’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’la buluştu. Erdoğan görüşmesi rahatsızlığından bir gün önceydi.
ÇABASI BARIŞTI
Adıyaman’lıydı, Kürt sorununun çözümüne hayatını koydu. Bütün çabası barıştı, kardeşlik havasının bölgeye egemen olmasıydı. Meşakkatli ve zor bir yoldu. Daha önce denendi. Başarı sağlanamadı. Bu kez Bahçeli farkı vardı. MHP gibi bir parti ‘Öcalan açalımının’ taşlarını döşedi. Bahçeli kendisini aştı. Bu bir umut idi. Önder’e ‘Diyarbakır’da halay çekeceğiz’ dedi. Olmadı, Önder erken gitti. Bahçeli’nin sağlığı ise muamma…
Sırrı Süreyya Önder bir ‘öteki iklimin’ içine doğdu. Öteki Türkiye’nin çocuğuydu. Barış sürecinin odağında yer aldı. Ama Kürt değil Türk kökenliydi. Önemli değil aslında. ‘Öteki iklim’ babası ve annesinden kaynaklı. Babası bir sosyalist veya komünist. TİP’in İl Başkanı… Adıyaman’da her şeyi.
Annesi ise Risale-i Nur geleneğinden gelen bir hanım. Dayıları Nur ekolünden… Sosyalisti ve nur ekolünün sentezinden Sırrı Süreyya Önder gibi biri doğdu. Tercihini babasının yolundan yana yaptı. Sosyalist devrimci oldu. Daha lise yıllarında. Çocuk yaşta hapisle tanıştı. Hapis ailenin yabancısı olduğu bir şey değildi.

Kah babası alınıp götürülüyor, kah dayıları… Birisi ‘solculuktan’, diğeri ‘nur sohbetlerinden’. Dini jargona hakim olmasının sebebi de bu. Yeri geldi, sol kimliğine aldırmadan, tepki ve itirazları göğüsleme pahasına Bediüzzaman’dan alıntılar yaptı. Hapislik ailenin bir kaderi. Bu topraklar böyle… Devlet ‘derdi veya davası olanı’ boş bırakmaz. Bugün de bırakmadığı gibi.
Yıllar önceydi. Beynelmilel filmi yeni gösterime girmişti. Nuriye Akman’ın röportajına konuk oldu. Ailenin zenginliğini orada okudum. Ve hayretler içinde kaldım. Sosyal medyada daha çok baba tarafı ön planda. Anne ve dayıları biraz gölgede kaldı gibi. O röportajdan bir kaç paragraf paylaşmak istiyorum.
‘O zamanlar üzerlerinde büyük bir polis baskısı vardı. 15-20 kişilerdi ve her gün bir eve toplanıp birlikte kitap okurlardı. Ben de o dönem bu toplantılara katıldım. 13 yaşıma kadar Risale-i Nur kitaplarını okudum… Evet, kitaplığımın en üstünde durur külliyatım. Ben defalarca farklı gözlerle bakmaya çalıştım Risale-i Nur’lara. Bediüzzaman’ı hayatımın çok önemli bir yerine koydum. Hayatının bütün dönemlerinde zulme uğramış bir insan. Bediüzzaman’ı sadece Kürt kimliğiyle okuyanlar hataya düşer. O, Kürt milliyetçiliği yapmamıştır. Nurların en önemli yanı imanın ihyasıdır. Devlet bu treni kaç defa kaçırmıştır maalesef. Halkına baskı uygulamış, ona git, buna gitme, şunu yap, bunu yapma diyerek halkı yönlendirmeye çalışmıştır. Bugün çözüm için Bediüzzaman Said Nursi, bir aydın, bir öncü olarak kabul edilebilir. Çok geç değil’.
Şu cümleler de o röportajdan; ’Adıyaman’ın iki-üç sosyalist ailesinden birinin çocuğu olarak doğdum. Babam berberlik ederdi, sonra arzuhalcilik yaptı. Belki yazıcılık hüneri oradan geliyordur. Dayılarım da Saidi Nursi’nin talebeleriydi. Ve ben memleketin ahvalini o yaşta anladım: Ya dayım sürgünde ya da hapiste, ya babam cezaevinde ya da değişik mahrumiyetlerde. Hiçbir zaman ikisinin birden dışarıda olduğu bir zaman dilimini görmedi bu ülke…’
Ülkenin yazgısı bugün de değişmiş değil. Hidayet Karaca da hapiste, Ekrem İmamoğlu da… Oysa yaşanan bunca acılardan sonra devletin politikalarında yumuşama ve normalleşme beklenirdi. Bir ‘baba’ gibi ayar veren bir devlet yerine ‘müşfik, kerim’ bir devlet olabilirdi. Fakat iktidarlar geldi geçti ama devletin zulüm yüzü değişmedi. Mazlumların kimliği de…

YETİM BİR ÇOCUK
Sırrı Süreyya Önder bir yetim… Küçük yaşta babasını kaybetti. Sekiz yaşında bir çocuktu. İlkokulu bitirdiği yaşlarda babasının kitaplarını keşfetti. Bu aynı zamanda siyasi görüşünü de oluşturacaktı. ‘Babam öldüğünde kendisinden geriye 1970’lerin parasıyla 30 bin TL borç ve bir sürü de kitap kalmıştı. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Ahmet Arif, Nâzım Hikmet’i bu kitaplardan keşfettim. Yolculuğum Risale-i Nur’dan sosyalizme doğru bir kayma gösterdi. Fakat o kanalları hiç kapatmadım…’ dedi.
Babasını kaybettikten sonra aile ‘dedesinin yanına’ sığındı. Hani. Beynelmilel filminde iki kardeş aynı yerde oturuyorlar ya… İşte bu Önder’in hayatından mülhem. Ortak bir avlu ve iki kardeşin evleri, eşleri çocukları… Dede güç şartlarda bakımlarını üstlendi. Aç ve susuz bırakmadı. Namerde muhtaç etmedi.
İŞKENCE GÖRDÜ, MAMAK’TA YATTI
Önder liseyi bitirdikten sonra Mülkiye’nin yolunu tuttu. Çok önemli bir okulun sınavlarını kazanmıştı. Sosyalist ve devrimci kimliği daha da kemikleşmişti. Ülkenin dört bir yanında sol rüzgarlar esiyordu. Önder solun da solundaydı. Bir devrimciydi o. 12 Eylül duvarına çarptı. Siyasi faaliyetlerinden dolayı gözaltına alındı. İşkence gördü. Mamak’a gönderildi.
Tam 7 yıl hapis yattı. Hayatının baharından koca 7 sene çalındı. Dışarı çıktığında bambaşka Türkiye vardı. Maişet derdine düştü, kamyon şöförlüğü bile yaptı. Ekmeğini taştan çıkardı. Bir dönem yurtdışında kaldı. Fazla dayanamadı yurda geri döndü. Öncesi elbette var ama Türkiye sahnesine ‘Beynelmilel’ filmiyle çıktı.
Mesajı ve diliyle çok başarılı bir film yaptı. Hem yönetti, hem de senaryosunu yazdı. Ve ülke çapında tanınan biri haline geldi. Ben film defalarca izledim. Çok da etkilendim. Gülendam’ın babasından yediği tokat kalbime dokundu. Hele babasının ‘Kızım biz bu halkın tokadını doğduğumuz günden beri yiyoruz…’ serzenişi yüreğime oturdu. Sonradan öğreniyoruz ki her bir sahnede Önder’in hayatından izler var. Önder babasız, Gülendam annesiz…

Siyaset yılları… Milletvekili teklifini kabul etti. Maddi sıkıntılar içindeydi. Annesine bir ev almak istedi. Aldı da fakat depremde yıkıldı. Milletvekilliği garipliğini gidermedi. Siyasetin zenginleştirmediği ender isimlerden… Belki de tek isim. Garip olarak geldi, garip olarak yaşadı ve garip olarak öldü.
Bir televizyon röportajında şunları söyledi: ‘Bu hayatı anlamlandırmaya çalıştım. Yetemediğimiz şeyler oldu. Yanlışımız, eksiğimiz, noksanımız benden artan dünyaya yeter… Ama evladım bir de torunum var. Onlar ‘Acaba babamız dedemiz bizi utandıracak bir şey yaptı mı?’ diye ilerde bakarlarsa, yapmadım. Yapmamaya çalıştım…’ Çocuklarının başını öne eğdirmemek bir babanın bırakabileceği en büyük miras.
BÜYÜK KAYIP…
Önder siyasetin gülen yüzüydü. Ölen sadece Önder değil, aynı zamanda Ankara’nın soğuk mekanların tebessüm eden yüzüydü. O açıdan kayıp çok büyük. Onsuz Meclis eksik, siyaset noksan… Boşluğu doldurulabilecek biri değil. Nevi şahsına münhasır biri. Her yönüyle farklı. Nüktedanlığı, edebi yanı, şiir hafızası, sanatçı yüreği, vicdanı, yüreği sesi ve sözüyle kendi özgüydü.
Meclis kürsüsünden haykırdığı şu cümleler yıllarca unutulmayacak; ‘Bu ülkenin siyasi, hamuş oluyor, ışığını söndürüyorsunuz. Öğretim üyesi sizden olmayabilir, ne var bunda? Siz bu ülkenin sahibi misiniz? Zillullahi fil alem misiniz? Kendinizi Allah’ın yeryüzündeki gölgesi mi sanıyorsunuz. Nizamı Mülk müsünüz? Nesiniz siz, milletin ekmeğiyle bu kadar oynuyorsunuz. Onların çoluk çocuklarının ne suçu var? Onları rızksız, nana muhtaç hale nasıl getirirsiniz? Evinizde nasıl uyursunuz? Çocuğunuzu nasıl seversiniz? Bunun ahı size yeter…’
Siz dediği iktidar grubu… AK Parti ve MHP sıraları… Kastettiği de KHK’lılar… Ve de bütün mazlumlar. Önder’in isminin tarihe altın harflerle yazılması için sırf bu konuşması bile yeter. Ölümünden sonra arkasından güzel şeyler söylemek önemli elbette. Fakat Önder AK Parti iktidarında hapis yattı. Hiçbir suçu olmadığı halde sırf siyasi nedenlerden ötürü. Beştepe’deki görüşmelerde Erdoğan ‘Kaç çocuğun var?’ diye sormuş. ‘Bir…’ cevabı alınca şaşırmış. Önder de ‘Hapis yatmaktan çocuk yapmaya fırsat bulamadık’ karşılığını vermiş.
Ölümünün ardından peş peşe taziye mesajları yayınlandı. Hepsinden güzel sözler var. Fakat keşke siyasetçiler arkasından güzel konuşurken onun siyasi mirasını da sahiplenebilseler… Barış onlardan biri… KHK sorunu bir diğeri… Mazlumların dertleri hakeza… Acaba bu adam niye bu kadar çok sevildi? Sırrı neydi? Acaba düşünürler mi? Düşünmeleri gerekir. Mirasını sahiplenmeleri de…
Evet, son günlerinde yüreği elinde, kalbi yaralı bir adamdı. Bu dünyadan hatasılarıyla sevaplarıyla bir Sırrı Süreyya Önder geçti. Boşuna yaşamadı. Hayatına anlam kattı. Dert ve dava sahibiydi. Siyaseti zenginleşme aracı olarak kullanmadı. Bir evi bile olmadı. Dikili ağacı vardı ama… Dedesi, ‘Şu fidanı babanın mezarına dik…’ demişti. O da gereğini yapmıştı.
Hoş bir sada bırakarak gitti. Allah taksiratını affetsin…






















