(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Atilla Taş’ın gözyaşları içinde tabuta sarıldığı o görüntüyü izlediniz mi? Benim gözümün önünden gitmiyor. Acıların en büyüğü, hüznün en ağırı bu… Evlat kaybı için “Allah göstermesin…” diye dua edilir. Dayanması zor, tahammülü güçtür çünkü. Atilla Taş’ı ‘matrak ve renkli’ biri olarak bildim. Aynı çatı altıda buluştuğumuz ve merhabalaştığımız oldu. Hayatı pek ciddiye almazdı. Her şeyin izahını, mizahla yapmayı severdi. Günün sonunda acıların en ağırını yaşadı. Kızını genç yaşta yitirdi. Adı Sezen’di… Sezen Aksu’dan mülhem… Dramatik bir sondu…
Yıllar önce Taş’ın bir kitabını okumuş, pek beğenmiştim. Mahkeme sürecini ve Silivri günlerini esprili dille anlatıyordu. Şu an ismini hatırlayamadığım bir gazetede ‘köşe yazarlığı’ da yaptı. Kısa cümleleri ve vurucu üsluba sahipti. Sosyal medya mesajlarıyla dikkat çekti. Bir ara siyasete de meyletti. O sadece bir şarkı söyleyen sanatçı değil. Çok yönlü bir kişilik… Her parmağında bir marifet… İltifat görseydi bir ‘reyting canavarı’, ‘ekran sihirbazı’ veya ‘medya yıldızı’ olabilirdi. Biraz kenarda köşede kaldı.
Adını ‘ham çökelek’ türküsüyle duyurdu. O kadar ki bu Akdeniz türküsü onunla bütünleşti. ‘Ham çökelek’ adeta diğer adı veya lakabı oldu. Ben bugün onun bir başka yönünü ‘yazar tarafını’ anlatacağım. Yayınlanmış iki kitabı var; mizah ve anı ağırlıklı… Her ikisinde de hayatından çarpıcı kesitler bulmak mümkün. Türkü eşliğinde dans eden çocuğun meğer ne dokunaklı hayat öyküsü varmış. Acıyla yoğrulmuş, hüzünle örselenmiş bir hayat… Dertli biri… Tabii en ağır darbe kızının kaybı oldu.
İlk kitabının adı ilginç… “Bir delinin Kapak Defteri” 10 yıl önce yayınlandı. Siyasi eleştiri ağırlıklı… Sosyal medya mesajlarını da kalıcı hale getirdi. Yer yer ağır ifadelere rastlamak mümkün. Arka kapağına düştüğü notta ipuçlarını veriyor; “Bu kitabı haksızlıklar yazdı. İftiralar, satışlar, yalanlar, riyakarlıklar, ekmek almaya giderken ya da sokak ortasında dayak yiyerek ölen çocuklar… Gezi’deki ağaçlar, özgürlük diye bağıran insanlar yazdı… Ülkemizin son bir kaç yıllık yaşanmışlığının 140’ar karaktere sığdırılmış özetidir bu kitap…”
Burada bile ‘iktidar eleştirisini’ farketmiş olmalısınız. Siyasete, hayata ‘muhalefet’ sanatçının ruhunda vardır. Atilla Taş sosyal medyada sık sık ‘iktidar tenkidi’ ile boy gösterdi. Kızının ölümünün ardından bu eleştirileri hatırlatanlar oldu. Ne alaka? O gün, bugün mü? Acıyı anlamak hatta paylaşmak varken ‘oh olsun’ modunda paylaşımlar da neyin nesi…? Onları görünce Atilla Taş’ı yazmaya karar verdim. Yalnız olmadığını hissetsin… Bir yazıyla da olsa ‘acını anladım’ demek istedim.
Mesajlardan rahatsız olanlardan biri de Hilal Nesin’di; “Ölüm haberinin altına yazılan birkaç yazıyı okudum kanım dondu. Sosyal çürümenin, en çürükleriyle aynı havayı solumak, aynı dünyayı paylaşmak zul… Sevgi ekemiyorsanız bari fırtına savurmayın… Atilla Taş’ın başı sağolsun… Kıymetli kızının devri daim olsun…” Nesin’e katılmamak mümkün mü?
Atilla Taş, tabutun önünde ayaka zor duruyordu. “Babam…” diye tabutun üzerine kapandı. Efendimiz de oğlunu yitirince gözleri yaşarmıştı. Şaşıranları görünce “Kalp hüzünlenir, göz yaşarır” demişti. İnsan olmanın gereği bu… Divan edebiyatının büyük şairi Şeyh Galip genç yaşta vefat etmişti. Babası gözyaşları içinde oğlunu yıkarken “Ah oğul… Bu tahtaya o kara sakallar yakışmıyor…’ Sakallarına ak bile düşmemişti. Arif Ay, Cahit Zarifoğlu’nun ardından “Cahit Zarifoğlu da tıpkı öyle; erken sararmış bir hazan yaprağı değil mi?” diye yazmıştı.
Taş’ın diğer kitabı; “Sakıncalı Çökelek…” 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Atilla Taş bir gazeteci olarak tutuklandı. Hakkında dava açıldı, aylarca hapis yattı. Ve yaşadıklarını mizahi dille anlattı. İzahı olmayanın mizahı olurdu. Bunun en iyi örneğini verdi Taş. Kitabı bir soluktu okudum. Yazdıklarını stand-up’a dönüştürecekti. Sonrasında ne yaptı, bilmiyorum. Harika bir gösteri olabilirdi. Bir dönemin tanıklığınını kitabın sayfaları arasında kaybolup gitmemesi iyi olurdu.
Taş gazetecilerle birlikte yargılandı. Davanın adı ‘örgütün medya yapılanması’ idi. Zor zamanlardı. 15 Temmuz’un kasvetli havası her yere sirayet etmişti. Atilla Taş esprili kişiliğinden bir şey kaybetmemişti; Vatan Caddesi’nde gözaltındayken bile espri yapıyordum ben. İnsanları güldürüyordum. Oradan başka bir bölümü geçince, gözaltındakiler ‘Ya Atilla Taş’ı buraya getirin, adam bize moral veriyordu!’ demişler… Hep böyleydim yani. Zaten başıma gelenlere mizahi açıdan bakamasaydım ruh sağlımı yitirirdim! Mizah beni kurtardı!”
İddianame çok ağırdı. Birkaç yazı için ‘ağırlaştırılmış müebbet’ isteniyordu. Suçu yazı yazmak, tweet atmak… Başka eylemi yok. Şiddet, silah yok. Hepsi bir düşünce veya fikri ifade etmekten ibaret… Savcının talebi ‘idama eşdeğer’ ceza… Mahkeme heyeti Allah’tan savcının isteğini geri çevirdi. Cezayı başka maddeden verdi. Tam içeride 1 yıldan fazla kaldı, tam 14 ay… Çıkar çıkmaz da tweet atmayı sürdürdü; “Her ne kadar inceden sattıysanız da sizi her zaman sevdim. Kurban olurum lan size!”
Ne demek istemişti? Kendisi açıklık getirdi; “İnsanların seni sattığını mı düşünüyorsun? E biraz öyle tabii! Tamam, sen kendi inandığın doğruları söylüyorsun, kendi istediğin için haksızlıklara karşı geliyorsun, kendi istediğin için muhalefet ediyorsun, ama seni takip eden insanlar da var. Yalnız değilsin gibi geliyor. Ama sonra mahkemeye gidiyorsun, cezaevine giriyorsun, aylar geçiyor, bir bakıyorsun hep yalnızsın! OHAL şartları çok ağır, mektup yasak, avukat yasak… Ve sen sadece üç kişiyle kalıyorsun!”
Hapishaneler bu ülkenin gerçeği… Kimlerin yolu oradan geçmedi ki… İlla ki suç işlemeniz gerekmiyor. Hele elinizde kalem, dilinizde kelam varsa… Yakayı zor kurtarırsınız. Atilla Taş da ikisi de mevcut… Kalem ve kelam bir arada… Kendisini tanımlarken ‘ironi sanatçısı’ kavramını kullanması son derece yerinde ve isabetli… “Benim vicdanım bile ironi içeriyor! Kendimi ironi sanatçısı olarak görüyorum. O lafımda bile bir eleştiri vardı. Artık Türkiye’de muhalefet yapmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyordum. Günün sonunda yanımda kimse yoktu! Tek başıma çektim cezamı…”
Atilla Taş gördüğünüz gibi ‘Ham Çökelek’ten ibaret biri değil. Doğru ansızın “Yolları teperek / kuş gibi sekerek / Çökeleği dökerek…” girdi hayatamıza… Fakat sonra bambaşka bir Atilla Taş profili çıktı. Renkli esprili, matrak biri… Kalemi kendisi gibi kıvrak… Kelimeler dünyasında sekerek gezindi ve en isabetli sözcüğü bulup çıkardı. Önce 140 karakteri sığdırdı. Sıkıştırılmış düşüncelerine, sonra gazete köşesine… Hayata ve siyasete ‘muhalefet’ etti. ‘İroni’ içine işlemişti. Bu kaderi ve karakteri oldu. Pişman mı? Sanmıyorum… Ve fakat hayat onu en ağır şekilde sınadı; Evlat acısı… Başı sağolsun… Ama bu şarkı burada bitmez, bitmemeli… Yeni bir dönemin kapılarını açmalı…






















