(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Eylül sadece bir romanın adı değil. Bir darbeye de yataklık etti. Cumhuriyet tarihi bir bakıma darbeler tarihi… Sivil siyaset darbe ve muhtıralar arasında güç bela varlığını sürdürebildi. 27 Mayıs bir cunta darbesiydi. Küçük rütbeli subaylar bir oluşuma gitti ve 10 yıllık Demokrat Parti iktidarını tanklarla devirdi. Darbenin ayak sesleri çoktan duyulmuştu. Adnan Menderes ve arkadaşları ülkeyi yönetmekte zorlanıyordu. Sokaklar, meydanlar ve üniversite öğrencileri ayaktaydı.
Kendi içlerinde ‘sorunlar yaşamasına’ rağmen cuntanın yönetimi ele geçirmesi zor olmadı. Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Yoğurttan hükümete mukavvadan bıçak saplandı…”. Sivil siyaset biraz direnebilseydi, halk desteğini arkasında bulabilseydi, siyaset tarihi farklı yazılırdı. Demokrat Parti bile bölük pörçüktü. Darbeden üç gün önce Adnan Menderes grup toplantısında çok sert ve ağır eleştirilerle karşılaştı. Kızdı, kırıldı, alındı. Kürsüye çıktı ve milletvekillerine ‘Hepinize teessüf ederim” dedi. Bu mebuslara son sözleri oldu.
Milletin sinesine sığınmak istedi. Eskişehir’e doğu yola çıktı. Darbe haberini alır almaz Kütahya’ya gitmek istedi. Kütahya en güçlü olduğu şehirdi. Halkın kendisini ‘askerlere vermeyeceğine’ inandı. Ama artık çok geçti. Yolu kesildi, askerlere çaresiz teslim oldu. 27 Mayıs en ağır ve kanlı darbelerinden biriydi. Adnan Menderes ve iki bakan arkadaşı idam edildi. Eylül ayı idamlarının yıldönümü… Fatin Rüştü Zorlu o bakanlardandı. Eğer bir mani olmazsa haftaya bir Zorlu yazısı yazacağım.
27 Mayıs sol siyasete selam çaktı, sağ ve muhafazakar sağı ise ezdi. O yüzden sol kesim 27 Mayıs’ı pek sever. Yıllarca darbeyi ‘ihtilal’ diye niteledi. Anayasa Mahkemesi ve Milli Güvenlik Kurulu gibi kurumlar 27 Mayıs’ın ürünü… Darbe dönemi kısa sürdü. 1961’de tekrar sandığa dönüldü. Ama ruhu ve kurumlarının ömrü uzun oldu. Fakat halk sağ siyaseti üst üste iktidar yaptı. Bir bakıma darbeye karşı tavrını sandıkta gösterdi. 27 Mayıs’ın iki güçlü ve kudretli ismi Alparslan Türkeş ve Muzaffer Özdağ’dı. Oğulları bugün aktif siyasetin içinde… Tuğrul Türkeş ve Ümit Özdağ… Tabii Ayyüce Türkeş’i de unutmamak lazım.
Adnan Menderes ve arkadaşlarının çocuklarından siyasete devam edenler var mı bugün? Hayır… Menderes’in 3 oğlu da rahmetli oldu. İkisi trafik kazası, biri intihar süsü verilmiş cinayet… Resmi kayıtlara ‘intihar’ diye geçti. İddialar araştırılmadı. Gerekli soruşturma yapılmadı. Menderes’in aile trajedisi başlı başına yazı konusu… Amerika’daki Kennedy ailesine benzetilmesi yanlış değil. Bir ailenin yaşayabileceği bütün acıları yaşadı. Torun Adnan Menderes bir akademisyen… Siyasetten uzak…
12 EYLÜL…
Hayır, amacım 27 Mayıs’ı anlatmak değil, 12 Eylül yazısına giriş yapmaktı. Biraz fazla ayrıntıya girdik. Aslında bütün hazırlığım Fatin Rüştü Zorlu üzerineydi. 12 Eylül’ü pas geçmek içime sinmedi. 12 Eylül, siyaset, kültür ve sosyoloji üzerinde en fazla etki bırakmış askeri darbe… Darbe dönemi 3 yıl içinde bitti. Darbecilerin hepsi sizlere ömür… Hayatta kalan yok. Sembolik olarak yargılandılar. Fakat 12 Eylül’le ne denli hesaplaşıldı, tartışılır. Çünkü darbenin ruhunun öldüğünü söylemek çok zor. Şekil ve biçim değiştirdi. Zaman zaman ‘sivil siyaset’ yer yer ‘bürokrasi’ diye göründü. Varlığını bir biçimde sürdürdü.
12 Eylül, 27 Mayıs gibi bir cunta işi değildi. Emir komuta zinciri içinde gerçekleşti. En tepede Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları… Tanklar sabah 04.00’da geceyi yırtan gürültüyle sokağa çıktı. Meclisi, siyasetin mekanlarını kuşattı, ablukaya aldı. Sıkıyönetim ilan etti. Sokağa çıkmayı yasakladı. Bütün ülke bir ölü şehre dönüştü. Bir gün önce akan kan duruverdi. Bir gün önce kabına sığmayan ülke kabuğuna çekiliverdi. Darbenin mağduru Süleyman Demirel bunu yıllarca sordu; “Neden… Neden… Neden…?” Güvenlik birimleri 11 Eylül günü terörü neden önlemedi? Askerlere yetki verildi, neden aciz kalındı? Ne askerin kendisi ne de destekçileri Demirel ve tarihin bu sorusuna tatmin edici bir cevap veremedi. Bugün bu soru da cevapları anlamını yitirdi.

Üzerinden 45 yıl geçti… Neredeyse yarım asır… O sabahı hayal meyal hatırlıyorum. Yaşım olayları kavrayacak kadar büyük değildi. Bir siyasi mahallenin çocuğuydum. Demirel’e hiç bakmayan bir mahalleydi. “Demirel devrildi” denince “iyi bir şey” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa ne siyaset ne hayat Demirel’den ibaretti. Milli Görüş gözlüğü yetersizdi. Ne uzağı ne yakını tam gösteriyordu. Meğer devrilen sadece Demirel değil, demokrasi ve siyasetmiş. Bütün bir ülkeymiş. Bahane terördü. Asker darbe yapmayı kafasına koymuştu. Tarihi birkaç kez ertelendi.
Kenan Evren anılarını yazdı. Hatıralarında “Şartların ve zeminin olgunlaşmasını bekledik…” dedi. Olgunlaşma daha fazla kan ve can demekti. Bu sıradan bir cümle değildi. Bir suçun da itirafıydı. Çünkü asker ve kontrolü altındaki devlet araçları elini kolunu bağlayıp ‘beklemedi’. Şartların oluşması için de boş durmadı. Ateşe odun attı. Darbeden bir gün önce Ankara’nın göbeğinde Kızılay’da bombalar patladı. Ve failleri hiçbir zaman bulunamadı. Meçhul olarak kaldı. Asker ve yanlıları zan altındaydı.
Evren ve arkadaşları ‘devleti ve siyaseti’ yeniden dizayn etti. Adeta devleti yeniden kurdu. Siyasi yapı olarak ABD örnek alındı. Sağda ve solda birer büyük parti olsun, sırayla ülkeyi yönetsinler… Ama sağ siyasetin toplumda bariz ağırlığı var. O zaman yarım parti daha olsun… İki sağ, bir sol parti… Bu proje 1983 seçimlerinde denendi. Hedef Turgut Sunalp’in kurucusu olduğu MDP iktidarıydı… Asker arkasındaydı. Medya desteği tamdı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Halk Evren’in işaret ettiği partiye değil, yarım partiye yöneldi, Turgut Özal’ın ANAP’ını tek başına iktidar yaptı. Asker büyük şaşkınlık içindeydi. Özal’ın başarısını güçlükle kabullendi, 1 ay sonra hükümeti kurma görevi verdi.

12 EYLÜL’DEN 45 YIL SONRA
Evet, bugün ülke uzun bir tek parti iktidarı yaşıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Partisi birçok darbe girişimine maruz kalsa da her birini püskürtmeyi başardı. Darbeler bir ülke gerçeği… Bütün yönleriyle bilmek, öğrenmek lazım. 12 Eylül toplum düzeninde en çok hasar ve yara açan darbelerden… PKK, 12 Eylül’ün eseri… Diyarbakır hapishanesindeki işkenceler olmasaydı, örgütün bölgede taban bulması mümkün olmazdı. Baskı, zulüm ve işkence PKK’ya taban sağladı. Yargısız infazlar, insan onuruyla bağdaşmayan işkenceler ülkenin dört bir yanında yaşandı.
Mamak, Metris hapishaneleri unutulmaz… Romanlara, filmlere, şarkılara konu oldu. Darbe milliyetçi sağ için de ağır bir travmaydı. Devletin bekası için sokağa çıkmışlar, kavga etmişlerdi. Öldüler, öldürdüler… Darbe sabahı derdest edildiler. Bir gencin ağır ceza karşısında “Ama Hakim Bey biz devleti koruyorduk…” cümlesini unutamam. Genç yaşta insanlar idam edildi. Sol kesimden Erdal Eren yaşı büyütülüp asıldı. Ülkücülerden Mustafa Pehlivanoğlu son nefesini darağacında verdi. Kenan Evren dünya siyaset tarihine geçen “Bir sağdan, bir soldan…” sözünü söyledi. “Asmayacak da besleyecek miyiz?” cümlesi de ona ait.

Üzerinden geçen 45 yıla rağmen acısı hala dinmedi. Açtığı yaralar kabuk bağlamadı. 12 Eylül’ün ruhu devletin genlerine işledi. Sökülüp atılamadı. Keşke darbelerin yıl dönümleri bu yönleriyle de ele alınsa… Ve gerekli dersler ve ibretler çıkarılsa… 12 Eylül çok yüzeysel geçiştirildi.
Darbeyi anlatan çok kitap yazıldı. Hasan Cemal’in ‘Tank Sesiyle Uyanmak…’ bunlardan biri… Mehmet Ali Birand’ın ‘12 Eylül 04.00…’ bir diğeri… Ayrıca Birand’ın belgeselleri de çok başarılı… Yolu Mamak’tan geçen bugün MHP’den milletvekili olan Yaşar Yıldırım’ın ‘Balkondan Bakmak…’ kitabı da değerli… Yıldırım kitabında “Artık biz ülkücüler sokakta yokuz, vatan görevi yaptık fakat ağır bedel ödedik, bundan sonra balkona çıkıp olup biteni izleyeceğiz…” tezini işliyor.
12 Eylül bir fasıldı, geldi geçti… Ama ruhu… Netekim o hala hayatta… Siz de görmüyor musunuz?






















