(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
İnsanoğlunu anlamak pek mümkün değil. Bünyesinde bu denli zıtlığı barındıran başka bir varlık var mıdır, bilemiyoruz. Yer ve gök arasında asılı biri gibi insan; kâh güneşin kollarında, kâh çamur deryalarında.
İnsanın bu hâli dinlerin temel konusudur. Bütün dinler, ortaya koyduğu düşünce yapısı ve yaşam tarzıyla, insanı bütün sefil derekelerden kurtarıp gökteki yıldızların fevkine çıkaracağını vaat eder.
80’li yıllar Türkiye’de dinsel hareketlerin canlandığı ve görünür olduğu bir dönemdi. Dinselliği öteleyen modernitenin rağmına, insanı ve toplumu olması gerektiği zirveye çıkaracak bir kaynağa, İslâm dinine referans veriliyordu. ‘Asr-ı Saadet’ tahayyülü bu yolun yolcularını sarhoş etmiş, mevcut düzenin verili argümanlarına sırt dönülmüştü.
İlk gençlik çağlarıma denk gelen bu dönemde pek çok dinsel yaşantı iddiasına şahit oldum. Mesela ‘ehl-i dünya’ ailesiyle uyuşamayan İslâmcı üniversite öğrencisi genç kız ve erkek arkadaşı, dinsel ideolojiye göre evlenmişti: Dinsiz bir devletin resmi nikahına tenezzül etmeden sadece dinî nikah kıyarak evlenmişler, bu ‘hakikati’ Fatih’in göbeğinde yaşayarak dine hizmet ettiklerini düşünüyorlardı. Bu durumu aktaran İslâmcı kızın heyecanlı ve gururlu hâli bugün bile gözümün önündedir.
O dönemde kahramanlıklar hep kadınlardan sudur etmişti: Mesela Tıp Fakültesinin beşinci sınıfındayken okulu terk edip evlenen kızlar vardı, bu kızlar ‘Asr-ı Saddet mücadelesinin’ ilk kahramanlarıydı.
Devran döndü, İslâmcılar kadınların tesettür problemini bolca pazarlayarak siyasi arenada başarı kazandılar. İleriki yıllarda bu başarının, iddia edildiği gibi, topluma ve bireysel hayata huzur, mutluluk ve güven getirmediğini gözlemledim. Benim için farklı travmaları içeren bu dönemi sosyal bilimsel olarak anlamak istedim. Bu ülkenin insanlarına, özellikle kadınlara ne olmuştu? Hangi oyuna gelmiştik?
Doktora sonrasında ‘Asr-ı Saadet Tahayyülünde Eril Dönemeç’ adını verdiğim bir çalışma yaptım. 80’li yılların İslâmcı kadınlarıyla derinlemesine görüşmeler yaparak görünen başarının o dönem kadınlarının kişisel hayatlarındaki yansımalarını anlamak istedim. Niyetim, açıkça gördüğüm bir tabloyu sosyal bilimlere kazandırmaktı.
Öne çıkan temel kavram ‘hayal kırıklığı’ idi.
İslâm mücahitleri kendi davalarının başarıya ulaşması mücadelesinde pek bedel ödemek zorunda kalmamışlardı. Mücahide eşleri ise evde -hiç abartısız- hizmetçi konumuna düşüp paspallaşırken, onlar okullarını bitirmiş, her geçen gün paraları ve statüleri artmış, ayrıca sahada taze güzellerle karşılaşmışlardı. Evdeki kadın her geçen gün eskir, İslâm davasına çocuk yetiştirme hizmetiyle sönük bir ev kadınına dönerken, erkeklerin yıldızı parlamış, etrafında dönen farklı güzelliklerin cazibesine yönelmişlerdi. Sonuçta bunda -eşleri kendilerini ihanete uğramış hissetseler de- dine aykırı bir durum yoktu.
Fatih’in göbeğinde dinî nikahlı evliliğini gururla taşıyan İslâmcı kadın, peygamber sünneti olan çok kadınlı evliliği de kabul etmeli değil miydi?
Burada erkeklere hak vermemek pek mümkün değil. Dinsel olanı temel savınız yaptıysanız, işinize geleni seçip gelmeyeni muhatabınıza dayatamazsınız.
Dinlediğim ve şahit olduğum kadın deneyimleri siyasal İslâmcı çevrede sıradanlaşmış hikâyelerdir.
…
Hakkında araştırma yapmadığım için temkinli olmayı tercih ettiğim bir konu var: Son dönemdeki İslâmcı mücahit ve mücahideler arasındaki ilişki şekli sanırım değişti.
Artık kadınlar da yüksek eğitimli, iş güç statü sahibi. Modern dünyanın getirilerine sırt dönme dönemi çoktan gerilerde kaldığı için, kadınları eve kapatıp dışarıda cirit oynamak gibi bir lüksleri yok siyasal İslâmcı erkeklerin. Kadınlar da 80’lerde savunup durdukları ‘evlerinin kadın efendisi’ olmak gibi bir gaye gütmüyorlar.
Aksine karı koca hep birlikte sahaya çıkıp dünyanın nimetlerinden faydalanmayı, bu nimetleri -İslâm dininin bayraktarlığının en mükemmel şekilde yapıldığı günümüzde- yüce devletimizin sonsuz desteğiyle elde etmeye çabalamayı tercih ediyorlar.
Yeni dönem cihadında kutsal metinler yerine, onları yorumlayan diyanet reislerinin hükümleri geçer akçe oldu.
Bu hükümlere göre, İslâm’a uymayan -günümüzde AKP en önemli İslâm savunucusu olduğuna göre İslâm ile eş değerdir- herkes mel’undur, dinden çıkmıştır. Bu bağlamda malları ganimet, kadınları da dünyada eşi benzeri bulunmayan Müslüman erkeklere helaldir. Bu uygulama, Allah’ın lütfu olan mamelekin ona layık kişilere ulaşması için önemli bir cihat olduğu gibi, bu benzersiz erkeklerin haremine aldığı kadınların aydınlanması için farklı bir fedakârlıktır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, bu dönemde ehl-i dünyanın dünyasındaki ‘ahlâk’ safsatalarında boğulmuş olanların ‘hırsızlık’ veya ‘eşini aldatma’ dediği eylem, İslâm mücadelesinin ayrı bir güzergâhıdır. Bu mücadeleyi aklı ve imanı kıt olanların anlaması mümkün olmadığından, eleştirilen eylemlerin hikmetlerini açıklamak da gereksizdir.
Son dönemin din savunucusu kadınları hayatlarında hiç görmedikleri bir evrende yaşamaya başlamış olmalılar. Dün onları ‘ikna odalarında’ aşağılayan Kemalistler başta olmak üzere hemen herkes önlerinde el pençe divan duruyor. Kutsal tesettür davasını nasıl kazandıklarını her fırsatta dillerine dolayan bu kadınlar, içinde yaşadıkları büyüsel evrenin sarhoşluğuyla eşlerinin çocuksu yaramazlıklarını da görmezden gelebiliyorlar galiba.
“Saçlarımız adedince başlarımız olsa İslâm’ın tesettür emri için onları feda etmeye hazırız!”
80’li yılların bu meşhur sloganı bugün değişti.
Anladığıma göre, 80’lı yılların kutsal mücahideleri evlatlarını yeni dönem dinsellik jargonuna göre eğitmişler. Bunu son dönemdeki tesettürlü bacıların İslâm mücadelesindeki tutarlılık ve gözü pekliğin yanında, utanç gibi insanı aşağı çeken duygulara aşkın bir güçle karşı koymalarından kolayca anlayabiliyoruz.
…
“Din, kendisine tabi olanlara güzel ahlâk ve fazilet kazandırmayı vaat eder. İslâm dininin bu iddiası tartışmalıdır” dediğimde, ‘din dışı’, ‘yoldan çıkmış’ ve ‘hüsranda’ sıfatlarıyla tanımlanıyorum.
Umurumda mı? Değil.
Bunu diyenler önce eğilip de kendi kalplerine baksınlar, onu çıplak olarak görme cesaretleri varsa elbette.





















