(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Bir yanda tabiat uyanırken size ölümler üzerine bir yazı daha… Hayat, her zaman doğayla paralellik arz etmez. İnsan sararan son yapraklarını döker ve cansız bedeni toprağa düşer. “Bir bitmeyecek zevk verirken beste / Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.” Bir haftaya sığan 3 kayıp… Üçü de az çok toplumda izler bıraktı. Sizi bilmem ama benim hikayemde bir karşılıkları olduğunu söyleyebilirim. Her birinin bir şekilde 40-50 yaş üstü kuşağın hayatlarına değdiğini tahmin ediyorum.
Önce Hüsrev Hatemi… Galiba ikizi Hüseyin kamuoyunda daha çok tanındı. Gazetelerde yazı yazdı, sık sık ekranlarda ateşli tartışma programlarının konuğu oldu. Kelimeleri yavaş, tane tane söyleyişi, tek düze monoton üslubu ve ses rengiyle hafızalara kazındı. O ses nerede olsa tanınır. Hüsrev’i pek az gördüm televizyonda… Daha çok kültür programlarında… Onun de sesi ve üslubu kardeşi gibi… Seslerini de yüzlerini ayırt etmek neredeyse imkansız. Kelimenin tam anlamıyla ikiz.
Hüsrev Hatemi bir ‘tıp profesörüydü’. Aynı zamanda da kültür adamı… Şairdi. Şiirler yazdı. Hekimlerin sanatla ilişkisi her zaman dikkatimi çekmiştir. Ressam, besteci, musiki adamı hiç de az değildir. Hep merak etmişimdir, acaba yanlış mesleğe mi yönlendirildiler? Alaaddin Yavaşça mesela… Hüsrev Hatemi’yi de bu kapsamda değerlendirebiliriz. Neyse bu ayrı bir tartışma ve araştırma konusu… Ama üzerinde çalışmaya değer.
Hüsrev Hatemi hakkında çok fazla bilgi sahibi değilim. İsmine, yüzüne ve çalışmalarına biraz aşinayım. O kadar… Bu ülkede Hüsrev Hatemi diye birisinin yaşadığından haberdarım. Birkaç vecizesini hatırlıyorum ama zihnimde takılıp kalmış hiçbir şiiri yok. Bazı mısralar çarpar beni… Yıllar geçse de unutmam. Siz de farkındasınızdır, yazılara serpiştiririm. İlk paragrafta parantez içinde verdiğim dizeler Yahya Kemal’e ait… Sonbahar ve ölümü anlatır. Eğer diğer iki ölüm olmasaydı, biraz çalıştım, röportajlarını okudum fakat Hüsrev Hatemi’yi yazmayacaktım, bir yazıyı ona ayıracak kadar malumat sahibi değildim.
Ölümler peş peşe gelince İsmet Özel’in o mısraları dilime dolandı. Birkaç gündür okuyup durmaktayım; “Bize ne başkasının ölümünden demeyiz / çünkü başka insanların ölümü / en gizli mesleğidir hepimizin / Başka ölümler çeker bizi/ ve bazen başkaları / ölümü çeker bizim için…!” Ben de demiyorum, diyemiyorum ‘Başkasının ölümünden bana ne…!’ diye… Hayır, benim mesleğim değil fakat her ölüm geride kalanlara çok şey anlatır.
Hüsrev Hatemi 1938 doğumlu… Annesi karnı burnunda Atatürk’ün Dolmabahçe’deki naaşını görmeye gitmiş. İzdiham çıkmış… Ölenler olmuş. Çocuklarına “Az kalsın doğamayacaktınız…!” demiş. Hüsrev Hatemi annesinin bu sahneyi kendilerine sık sık anlattığını söylüyor bir röportajında… Ailenin kökleri ve Azerbaycan’a kadar uzanıyor. Babası Ali Asgar, İran topraklarında bulunan Salmas’da doğmuş. Gerek Hüsrev, gerekse Hüseyin Hatemi’nin fikir ve düşüncelerinde köklerine veya İran geçmişinin izlerine rastlamak mümkün.
Hüsrev Hatemi üretken bir yazar ve şair… 50’ye yakın kitabı var. Ezel Erverdi bir Hüsrev Hatemi Kitabı’ diye bir çalışma yapmış… ‘Hekim, İlim Adamı, Şair’ alt başlığı var. Yeni baskısına rastlayamadım. Belki sahaflarda veya eski kitapçılarda bulmak mümkün. Hüsrev Hatemi’yi daha yakından tanımak isteyenler için bir kaynak eser… Umarım en azından ‘ölümü üzerine’ tekrar basılır ve meraklılarına ulaştırılır.
Hüsrev Hatemi’yi ‘ebedi yolculuğuna uğurlarken’ iki şiirinden bazı bölümler paylaşacağım; “Sus, lütfen sus, sessiz olmalıyız; / Sisler içinde sis atlarına… / Seyislik eden sis adamı / Dağılınca sis vedalaştı / Çekildi dağına yapayalnız / Sen ve ben şimdi başbaşayız…
Berrak, güneşli bir ikindi / Birikinti ardımızda mazi / İstikbal diken gündelikçi terzi / Bugün bizim evde mesaide / Dalgın mesaya kadar hem de…”. Şiirin adı hoşuma gitti; ‘İstikbal Diken Terzi’ Zaman nasıl dikilir onu şaire sormak lazım. Çok şey çağrıştırdığı ortada…
Diğer şiiri ‘Servistan’ kitabından… Bir ‘Yasin Sükuneti’… “Bizim illerde kara sevdâ gibiydi kar / Çünkü sessizdi ak da olsa / Karanlık ve derin bir sükût idi kar / Acısı uzardı, sevinci kısa / Şimdi dilerim yine yağsın, buz kessin ortalık / Buz kessin, karayel essin, her bir şey tükensin Bilirim helâke gidecek ben / Kalacaklar arasında sensin / Yetmez mi, “ Hüzünler Perisi” yetmez mi? / Sana bir “ İnşirah Sûresi” neşesi
Bana bir “Yâsin”…”. Evet, Hüsrev Hatemi bir Yasin olmazsa, bir Fatiha bekler.
Yalçın Küçük’ün ‘ölüm haberi’ de çok sessiz geldi. Oysa ne gürültülü bir adamdı. Rüzgarlıydı. Fırtına gibiydi. Sert eserdi. Girdiği her oramda ilgi odağı olmayı başarırdı. Benim yaşadığım mahalleye çok uzaktı. Üniversite yıllarında bir panelde gördüm. Yine kalpağı başında ve kırmızı atkısı boynundaydı. Yıllar geçti bu iki simgeyi bırakmadı. Kalpağı ve kırmızı atkısıyla gömülse yeri. Kıbrıs Gazisi imiş. Bir çokları gibi ben de öldüğü zaman öğrendim. Askeri törenle uğurlandı. ‘Asker, imam ve orak – çekiç bayrakları’ belki de ilk kez birlikte boy gösterdi.
Küçük’ün ölümü nedense hayatı gibi ses getirmedi. Hakkında çok az yazı okudum. Bazıları için ‘şeyh-efendi’ konumundaydı. Oralarda bile ayıp olmasın kabilinden kaleme alınmış bir kaç yazı ve rutin haber… Oysa ‘şakirdiyiz’ diyenler arkasından daha fazla konuşmalı ve yazmalıydı. Yalçın Küçük’ün bir sabit çizgisi yoktu. Solun fraksiyonları arasında dolaştı durdu. Başkaları için ‘dönek’ yaftasını çok kullandı. Ama kendisi bir ‘döner kapıdan’ farksızdı. Hayatı boyunca döndü, dolaştı…
Siyasi ve düşünce dünyasındaki iniş çıkışları, zigzagları Emre Kongar Cumhuriyet’teki köşesinde güzel özetledi. Şu cümleler Kongar’a ait; “Yalçın Küçük’ün saldırganlığını ve eleştirel tavrını sevenlerin onun arkasından yazdıklarını anlayışla karşılıyorum. Ne demişler ‘kel ölür sırma saçlı, kör ölür, badem gözlü olur’. Ama Yalçın Küçük ne Atatürkçü ne de Cumhuriyetçi idi. Hatta Marksistliği ya da Sosyalistliği de birçok Sosyalist / Marksist örgüt ya da parti tarafından reddedilmiştir.”
Özellikle insanların kökleri üzerine yazdıkları muhafazakar mahalleyi de etkiledi. Sabataist veya Selanik dönmesi ithamından birçok masum nasibini aldı. Kökleri çalışmaları özensizdi, isimlerden yola çıkarak bile ‘hüküm verebiliyordu’. Yanlış hatırlamıyorsam bir ara Nevzat Yalçıntaş ‘Sabataist’ diyebildi. Sırf isminden dolayı… Çok kolay genellemeler yaptı. Ve çok insanın hukukuna girdi. Akademik ünvanlı birinin bu kadar basit ve sığ hüküm cümlelerini peş peşe sıralaması şaşırtıcıydı.
Haberde gördüm, cenaze namazı kılındıktan sonra İmam sormuş, ‘Rahmetliyi nasıl bilirdiniz’ diye… Gençlerin arasından ‘Devrimci bilirdik’ sözleri yükselmiş. Kendisini ‘devrimci’ olarak tanımladı. Neyi devirebildi peki? ‘Keşke önyargıları yıktı, putları devirebildi’ diyebilseydim. Ama maalesef… Aksine çok çam devirdi. Yalan yanlış bilgi ve yaftalarla nice hayatlara dokundu, kırdı geçirdi. Her şeye rağmen bir Türkiye gerçeğiydi. Soğuk savaş döneminin doğurduğu ve emzirdiği biriydi. Devri çoktan kapanmıştı, siyasi düşünce ve fikir olarak çoktan ölmüştü. Gidişi bir boşluk bırakmadı.
Ve Mircea Lucescu… Bir futbol adamı. Romanyalı… Önce Galatasaray’ı çalıştırdı, sonra Beşiktaş’ı… Milli Takım’da da görev yaptı. Yedek kulübesinin önünde tarak görmemiş saçı ve sakin duruşuyla hafızalara kazındı. Dünya futbolunun en başarılı hocalarından… Çalıştırdığı takımlara sayısız kupalar kazandırdı. Galatasaray’ın müzesini süsleyen Süper Kupa onlardan biri. Play-off maçları için Romanya’nın başına geçti. Kader Türkiye ile karşılaştırdı. O kaybetti, Türkiye kazandı. Birkaç gün sonra da rahatsızlandığı duyuldu. ‘Yoğun bakıma alındı, durumu kritik’ haberleri ölümün habercisiydi. Ve öyle de oldu. Bu dünyadan ve bizim hayatımızdan bir Lucescu geçti.
Hüsrev Hatemi, Yalçın Küçük ve Mircea Lucescu’yu bir yazıda ancak ‘ölüm buluşturabilirdi’. Ve öyle de oldu. Üç isimde hayatımızda iyi kötü izler bırakıp gitti. Bana da tarihe not etmek düştü. Üçünü de az çok bilirdim, nasıl iyi mi kötü mü bildiğim ise bana kalsın… Ve “Dünya ellerimizden kayıyor sanırken / Kayan bizmişiz onun ellerinden…”
























