(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Mücbir sebeplerden yazılara kısa ara vermek zorunda kaldım. Yoo, tatile falan gitmedim. Deniz, güneş ve kumun olduğu yaz tatili hayatımdan çıkalı yıllar, neredeyse 10 yıllar oldu. Beni yazmaktdan alıkoyan ‘mücbir sebep’ sağlığımla ilgili. Yaşadığım rahatsızlık beni klavyedan uzaklaştırdı. Ey okur! Her ne kadar ‘Nerdesin, niye yazmadın’ diye sormasan da, ben yazamamamın, kalemin elimden düşmesinin ızdırabını yaşadım.
Sizlere şimdi Oğuz Atay gibi sesleniyorum; ‘Ben buradayım sevgili okuyucum… Sen neredesin acaba?’.
Sahalara eldivensiz konuşan ilginç antika bir adamın yaşam öyküsüyle dönüyorum. Fazla uzatmadan ve sizi meraklandırmadan ismini hemen vereyim; Can Kıraç… Herhalde ismini duymuşsunuzdur. İş dünyasından biri. Zaman zaman siyasetin de gündemine girdi. Bir ara olası bir askeri darbenin başbakan adayı olarak kulaktan kulağa fısıldanırdı.
‘Bir ara’ dedimse çok eski zamanları kastediyorum. 20 yıl öncesini yani. Askerlerin ‘yeni anayasa hazırlattığını’ da duymuşluğum var. Ankara’dan uzak İstanbul’un iş aleminden olmasına rağmen siyasi senaryolarda ismi sık sık dillendirildi. Sıradan bir iş adamı değil. Vehbi Koç’un prenslerinden. Koç’un damadı İnan Kıraç’ın abisi…
Ailenin soyadı ve Can Kıraç’ın isim babası Atatürk…
Baba Ali Numan Bey ziraat eğitimi için Amerika’ya gönderilmiş. Döndüğünde Atatürk ‘Nerede çalışmak istersin’ diye sormuş. ‘Eskişehir…’ demiş. Atatürk ‘Çok kıraç o topraklar emin misin?’ diye uyarmış. Numan Bey’in cevabı; ‘Burada başarırsak tüm Türkiye’de başarırız’ olmuş. Ve soyadını Atatürk bu diyalogdan sonra Kıraç olarak vermiş.
İKİ KİTAP…
Hiç beklemediğim bir anda, o uzun gecemde Can Kıraç’ı anlatan iki kitap düştü önüme. Şehir efsanesi gibi anlatılanların doğru olup olmadığını bir an önce öğrenmek için kitabın sayfalarını merak ve heyecanla çevirmeye başladım. Kitabı kaleme alan meslektaşım Mehmet Gündem’di. Bildiğim kadarıyla o uzun ve hala sabahı olmayan gecenin şafağında gün sayıyor. Bu yönüyle ‘kader arkadaşım’ sayılır.
Gündem’in biyografi kitaplarına yabancı değildim. Ama Can Kıraç’ı okumamıştım. Gündem’in kitaplarının özelliğidir, ilk sayfayı çevirirseniz bir daha elinizden bırakamazsınız. Kitap sizi içine çeker ve son satırı okumadan bırakmaz. Kıraç’ın yaşamını konu edinen kitap iki cilt… İlki ‘Antika Adam’ diğeri, ise ‘Eldivensiz Adam’. Her ikisini de neredeyse bir yudumda bitirdim.

Kitabı okumadan önce Can Kıraç benim için ‘uzak, soğuk ve karanlık’ bir adamken son sayfayı bitirdiğimde sıcak, sempatik ve çocuksu bir figüre dönüştü.
Elbette aynı iklimin insanı değilim Can Kıraç’la. Ayrı dünyaların insanları da değilmişiz. Aramızda aşılmaz ‘Kaf Dağı’ yokmuş. Keşke karşılaşabilsek ve yüz yüze sohbet edebilseydim. Ahh o mücbir sebepler… Maalesef geç kaldım.
İnsanları kulaktan dolma yalan yanlış bilgilerle değil, mümkünse kendi ağzından dinlemek ve tanımak lazım. Mümkün değil ise de kolay hüküm vermemek lazım.
İlk ciltte siyasi kulislerde neden isminin dolaştığını buldum. 90’lı, Ankara siyasetinin en civcivli, Özal’ın saltanatının sallandığı ve Demirel’in yeniden sahneye döndüğü yıllar… Can Kıraç’ın telefonu çalar. Arayan Başbakan Süleyman Demirel’dir. Kıraç telefonu heyecanla açar, Demirel selam faslından sonra doğrudan lafa girer; ‘Can Bey, partinin vitrinini güzelleştiriyorum, Tansu Çiller aramıza katıldı, seni de bekliyorum ve sana başkanlık teklif ediyorum. Meclis Başkanı olmak için milletvekili seçimini kazanmak gereklidir. Cumhurbaşkanlığı için Meclis dışından da seçilmek mümkündür. Kararı sana bırakıyorum ve iyi şanslar diliyorum’ der.
Hangi fani bu teklife kayıtsız kalabilir? Gerçi İstanbul kökenli iş adamları bizzat politikaya girmektense siyaseti yönlendirmeyi tercih ederler. Bazen de partilere birkaç ismi milletvekili olarak sokarlar.
CAN KIRAÇ’IN TAVRI MI?
Kendisi söylesin; ‘Bu teklif karşısında nasıl şaşırdığımı ve sevindiğimi tahmin edemezsiniz. Şaşkınlığımı belli etmeden Süleyman Bey’e benim için ne biçim ‘başkanlık’ düşündüğünü sorma cesareti bile göstermiştim. O da bana ‘Can Bey kardaşım, seni ya Meclis Başkanı ya da Cumhurbaşkanı yapmayı düşünüyorum’ diyerek şaşkınlğımı bir kat daha arttırmıştı. Heyecandan neredeyse küçük dilimi yutacaktım’.
İş dünyasının siyasi pozisyonu Ankara için önemlidir. 90’lı yıllarda iş adamları Özal ve Demirel tercihi arasında kaldı. İktidara muhalif olduğu için bir kısmı ağır bedel ödedi. Özal’ın devr-i iktidarında Demirel’in safından ayrılmayan Tercüman’ın sahibi Kemal Ilıcak gibi isimler her şeylerini yitirdi. Koç ailesinin de siyaset üzerindeki etkisini tahmin etmek zor değil.

DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR
Bu faslı fazla uzatmadan hikayenin fiyaskoyla sonuçlandığını zaten biliyoruz da… Birinci ağızdan duymak heyecan verici; ‘Seçimler yapılmış, Süleyman Demirel, Erdal İnönü’yle ‘olağanüstü koalisyonunu’ kurmuş, ben de Ankara’dan haber beklemeye başlamıştım… Ses seda çıkmayınca Demirel’i ben aramıştım. Süleyman Bey mahçup bir eda içinde bana şunları söylemişti: ‘Biliyorsun biz tek başımıza iktidar olamadık. Dün dündür, bugün bugündür. Binaenaleyh senin başkanlığın için bir süre daha beklememiz gerekecektir. Sabırlı olmanı bekliyorum…’.
Demirel mazeret olarak da İnönü’nün tarım karşıtı yaklaşımını öne sürer. Ve Can Kıraç’ın siyasi hikayesi başlayamadan dramatik bir şekilde son bulur.
Koç Holding’de en alttan zirveye kadar yükselişi kuşkusuz bir başarı hikayesi. Ama beni daha çok etkileyen emeklilik günlerini anlattığı ikincisi ‘eldivensiz adam’ kitabı oldu. İş dünyasının klasik havasından çok Can Kıraç’ın duygularının ve masalsı yaşamının bütün renklerini yansıtan hayatının son evresini okumak bana daha cazip geldi. Oradan bazı bölümler paylaşacağım. Önce kitaba adını veren ‘eldivensiz adam’ hikayesi.
‘Yaşanmış bir hakikat midir yoksa üretilmiş bir hayal midir bilinmez’ diyor Kıraç; ‘Fransız orduları Rusya seferi sırasında Moskova kapılarında… Fakat hava o kadar soğuk ki… Askerler tir tir titriyor. Silahları ellerinde donuyor. Moral sıfır! Kurmaylar çareyi Napolyon’a haber salmakta buluyorlar. ‘Asker çok zor durumda, askeri motive etmek için acele gelmelisiniz’ diyorlar. Napolyon derhal gidiyor. Askerin huzuruna çıkıp moral yüklü konuşmasını yapmaya başlıyor. Fakat tam o anda ön sıralardan bir subayın sesini duyuyor; ‘Eldivensiz konuş’ diye bağırıyor subay. Napolyon susuyor. Çünkü iki elinde de vizon eldivenler var. Kurmaylarına dönüyor, ‘Siz bana eldivensiz konuşacağımı söylememiştiniz’ diyor Napolyon…’.
Kıraç, Rahmi Koç’un bir toplantısında emekli olduktan sonra artık eldivensiz konuşacağını söylerken anlatıyor bu hikayeyi. Ve eldivensiz de konuşuyor. Eleştirileri peş peşe sıralıyor. Sonra kitaba da isim oluyor.
Can Kıraç kitabın hemen girişinde ‘Bu hengame içinde 90. yaşımı kutluyorum. Doksan yaşımın şerefine kitap bile yayımlıyorum. Bu davranış haddini bilmezlik değil de nedir?’ diyor. Keşke her haddini bilmezlik bu kadar güzel olsa… Kıraç kalemle barışık biri. Zaman zaman notlar düştüğü bir ajandası var. 92 yılında ‘Umut Bu Ya’ diyerek şu şiirsel satırları yazmış; ‘Bir gün / Yorgun düşersem eğer / Masallarıma sığınacağım / Bir ‘küçük prens’ hayaliyle / Masal alemine kavuşmak / Mümkün olursa eğer / Böyle bir umut için / Bu hayatı yeniden / Yeniden yaşayacağım’.

EMEKLİ KUYRUĞUNDA CAN KIRAÇ…
Kitapta benim en keyif aldığım kısım emekli maaşını almak için bankaya gittiğini anlattığı bölüm… ‘O günün benim için değişik anlamı vardı’ diyor; ‘Dolabımda sakladığım eski deri ceketimi giymiş ve ona uyumlu kasketimi başıma yerleştirmiştim. İş hayatından ayrıldıktan sonra ilk emekli aylığımı almaya hazırlanıyordum. Sosyal Sigortalar Kurumu emeklisi olarak… Sabahın 10’u olmasına rağmen bankanın önünde çoğunluğu yaşlı kadın ve erkeklerden oluşan kuyruğa ben de katılmış, sıramı beklemeye başlamıştım. Nedense aklıma kuyrukta kalp krizi geçirerek hayata veda eden emeklilerle ilgili okuduğum haberler geliyordu. Sanırım iki saat sonra kendimi bankonun önünde bulmuş, bu defa genç bir kıza verdiğim belgelerin inceleme sonuçlarını beklemeye başlamıştım. Arka sıralarda oturan iki bayan bankacının onayı da alındıktan sonra paramı vezneden alabilmem için parmağıma bir numara yapıştırılmıştı. Bunları yaşarken kendi kendime ‘Her ay bu sıkıntıya girmeye değer mi?’ diye düşünüyor, içimden bir ses ‘Emekli aylığın senin hak ettiğin helal paradır, onu muhakkak almalısın’ diyordu…’
Emekli kuyruğunda Can Kıraç… Bir fotoğrafı olsa ne güzel olurdu. Haberi gazetelerin birinci sayfasından girerdi.
Can Kıraç işadamı olmasaydı ne olurdu? Bu soruyu kendisi de soruyor ardından da cevabını veriyor; ‘Tereddütsüz sanatkar olmak isterdim. Yazar olmayı sanatkar olmak gibi emekle kazanılan bir olgunluk ve ustalık mertebesi sayıyorum.’ Üniversite yıllarında yazmaya başlar. Ve kalemi hiç elinden bırakmaz. ‘Emeklilik iyi… Fakat benden zamanı çizgili pijamaya dönüştürecek bir emekli çıkmaz’ der. Çin’e yaptığı gezinin notlarını tutar ve bir gazetede yayınlanır. ‘Anılarımla Patronum Vehbi Koç’ kitabını yazar. Fotoğrafçılığa merak sarar. Kolaj çalışmalar yapar.
‘Aman unutma’ diyerek vaktiyle bir kenara not ettiği şu satırlar gençlere öğüt gibidir; ‘Aman unutma / Tarlan varsa içinde ol / Teknen varsa kıçında ol / İşin varsa başında ol / Üç çeşit insan vardır / Ekmek gibidir her gün aranır / İlaç gibidir lazım olunca aranır / Mikrop gibidir, siz aramayın o sizi bulur…’.
Kıraç Galatasaray Lisesi mezunu… Haliyle Sarı Kırmızı takıma da ilgisi var. Emekli olduktan sonra ‘başkanlık’ teklifi alır. Demirel’in önerisine benzemez. Hem kardeşi hem de kulübün önde gelen isimleri ısrarcı olur. Aklına yatar gibi olur. Uzun uzun düşündükten sonra ‘Bana göre değil’ diyerek vazgeçer ve nihai kararını verir. Siyasette bulamadığı ‘başkanlık’ koltuğunu ve makamını sporda bulması mümkündü. Onun başka hayalleri vardı. Hayellerinin peşinde koşar, kalbinin götürdüğü yere gider… Hayatın acı gerçekleriyle de yüzleşir. Önce Vehbi Koç’u ebediye uğurlar. Sonra Mustafa Koç’u… Biricik İnci’si alzheimer olur. Son nefesine kadar ona gözü gibi bakar. Çünkü hayatının tek aşkıdır. Yıllar da o ateşi söndüremez; ‘İnci’nin hastalığının üzerinden tam 15 yıl geçti. Şimdi hayatın mucizelerle dolu olduğuna inanıyorum. Yatak odamızı aynen muhafaza ediyorum. İnci’nin yatağının boşluğu yıllar sonra bile bana hüzün veriyor…’.
Herşeye rağmen 80-90 yaşında bir çocuk gibi yaşar. Ta ki birkaç gün öncesine kadar. Sayılı nefesleri tükendi. 97 yıldır çarpan kalp durdu. Ve Can Kıraç, ardında derin izler bırakarak ölümlü ve yalan dünyaya veda etti. ‘Ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayramdır / Elveda gençliğim! Elveda ey hatıralar! / Beni kaybettin artık, sen çok bekleyeceksin’… ‘Bir kelime / Bir cümle /Bin insan / bir hayat / Bir his / Bir düşünce / Bir hatıra / Bir iz / Bir varmış bir yokmuş…’
Can Kıraç’ın zengin ve verimli yaşamını bir yazıya sığdırmak mümkün değil elbette. Bırakın yazıyı kitaba sığmayacak kadar kalabalık bir hayatı var Kıraç’ın. En iyisi Mehmet Gündem’in harika üslupla anlattığı ‘Antika Adam’ ve ‘Eldivensiz Adam’ kitaplarını okumak… Orada sadece iş dünyasının sıkıcı yönlerini bulmayacaksınız. Can Kıraç’ın insani, esprili, duygusal, renkli ve çocuksu yönleriyle de karşılaşacaksınız.
Evet, demem o ki, bu dünyadan bir Can Kıraç geçti. Sizin de haberiniz olsun…





















