(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Beklenen yağışlar gecikerek de olsa geldi. Ama yetersiz, toprağın suya doyması lazım. Barajlar boşaldı. Birçok büyükşehir ‘susuzluk riskiyle’ karşı karşıya… Bu satırları yazarken şehrin üzerini kaplayan kara bulutlardan yağmur damlaları dökülüyordu. Gençlik çağımda yağmur altında sokaklarda yürümeyi ve sırılsıklam ıslanmayı pek severdim. “Gençlik başımda duman” değil artık. O günler geride kaldı. Yaşım da sağlığım da müsait değil. Ben de kendimi yazıya vurdum.
Yazarınızın ‘gündemi ıskalamamak’ gibi bir derdi olduğunun farkında olmalısınız. Sosyal medyaya, takvime mutlaka bakıyorum ondan sonra ‘yazı konusunu’ tespit ediyorum. 29 Ekim’i unutacak değildim tabii. Cumhuriyet görmezden gelinebilir mi? 102 yaşında… Bir zamanlar ‘genç cumhuriyet’ denirdi. Cumhuriyet de olgunlaştı, kemale erdi. 1 asır devletlerin tarihinde çok uzun olmasa da kısa süre de değil. Cumhuriyet üzerine biraz dertleşelim mi? Radikal bir kitaptan da söz edeceğim.
Peki Cumhuriyet 103. yaşına girerken ülke olarak ne durumdayız? Durup üzerinde düşünmeye değmez mi? Tefekkür etmeye, muhasebe yapmaya… ‘Muasır devletler seviyesine ulaşmak’ diye bir hedef vardı. Bir ara nutukları süslerdi, çok kullanılırdı. Şimdilerde unutuldu. Bugün temel sorunlarını çözmüş, çağdaş bir ülke olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Ekonomide refaha erebildik mi? Adaleti tesis edebildik mi? Demokrasi seviyemiz evrensel standartlara ulaşabildi mi? Ortak duygu, düşünce ve hedeflere sahip bir toplum olabildik mi? 29 Ekim’i şarkılarla, nutuklarla ‘Cumhuriyeti Bayramı’ olarak kutlarken bu sorulara da cevap aramak gerekmez mi?
‘Cumhur’ kelimesi halk, topluluk, küme demek… Arapça kökenli bir sözcük. Halk da öyle… Halik, mahluk aynı kökenden türer. Millet de kelimesi Arapça orijinli. Günlük hayatta biz üç sözcüğü de kullanıyoruz. AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu ittifakın ‘adı’ Cumhur… Muhalefet bloku da ‘millet’ sözcüğünü tercih etmişti. Millet ittifakı dağıldı. Cumhur ayakta… Cumhuriyet halka dayanan yönetim biçimi… Saltanatın zıddı yani… Yönetimin babadan oğula geçmesi değil, sandıkla belirlenmesi demek.
Bir rejim ve yönetim biçimi olarak ‘cumhuriyet’ oturduğu ve kemikleştiği tartışılmaz. Toplumun ‘cumhuriyetle’ bir derdi ve sorunu yok. Saltanat peşinde koşan ne siyasi ne de sosyal bir gruptan söz etmek mümkün. Hanedanlık, sultanlık tarihe karşıtı. Son dönemde arttığı gözlenen Osmanlı’ya sempati ayrı bir şey. Peki bu tartışma nedir? Cumhuriyetin kendisi değil nitelikleri üzerine… Demokrasi, hukuk gibi… Laikliği de eklemek lazım. Bir kesim ‘cumhuriyet’ deyince sadece ‘laiklik’ anlıyor.
Cumhuriyet kurulurken din ile devlet işleri bir düzene sokulmaya çalışıldı. Ama o kadar kolay değildi. Din dışarıda tutuldu. Buna karşılık devlet dine istediği gibi müdahale etti. Bir korku ve endişe kaynağı olarak gördüğü din ve kurumlarını sürekli kontrol zapturapt veya kontrol altına aldı. Türk tipi laiklik çıktı ortaya. Toplum benimsemedi. İtiraz etti. Ne devletin dinden elini çekmesi mümkün, ne de bütün bütün dinin devletten uzak durması… Din hayatın bir gerçeği. Maalesef bir ahenkli ilişki de kurulamadı. Laiklik sorunlu bir alan… Din devlet ilişkileri de…
100 yıllık birikimin sağlıklı sonuçlar doğurması beklenirdi. Ne kendisini laik olarak tanımlayan kesimler rahat, ne de dindar toplum… Mesele bu kadar basit değil biliyorum, ben sadece tespit yapıyorum. Laiklik ve din, siyaset ve toplumun hala ‘sorunlu bir alanı olduğu’ gerçeği yadsınamaz. Slogan atmak kolay. ‘Türkiye laiktir laik kalacak…?’. Tamam ama hangi laiklik? Bir asra rağmen bir uzlaşma veya çözüm sağlanabildi mi? Hala ülkenin en hassas en kırılgan unsuru değil mi? Ama umut var. Yaşanmışlıklar var çünkü. Uzlaşmadan başka çıkış da görünmüyor.
Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmaktan çok söz edildi. Çünkü rejimin en eksik taraflarından biriydi. Çok partili demokratik hayata cumhuriyet kurulduktan 27 yıl sonra geçilebildi. Denemeleri olmadı değil, oldu. Bizzat Atatürk’ün isteğiydi fakat Serbest Fırka girişimi fiyaskoyla sonuçlandı. Dış unsurların etkisiyle ‘ikinci adam’ İsmet Paşa çok partili sistemin önünü açtı. Atatürk’ün yapamadığını, İnönü yaptı. Toplumun bir talebi var mıydı? Bir demokrasi mücadelesi verildi mi? Maalesef hayır… O yüzden toplum ‘demokrasinin kıymetini ve değerini’ anlayamadı.
Demokrasi de laiklik gibi Cumhuriyetin en çok örselenen niteliklerinden… Cumhuriyet tarihi aynı zamanda darbeler tarihi… Sık sık kesintiye uğradı. Siyasi hayat tekrar tekrar dizayn edildi. 2002 AK Parti iktidarıyla yeni bir sürece girildi. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti iktidarı, darbe ve müdahale girişimlerini başarıyla atlattı. Fakat aynı hassasiyeti demokrasinin standartları konusunda gösteremedi. Demokrasi sandığa indirgendi. AK Parti kadroları cumhuriyetin laiklik ve demokrasi niteliğini çözüme ulaştıracak bilinç ve şuura sahipti.
Bugün ancak laiklik sorunun çözememiş, demokrasisini kemale erdirememiş bir cumhuriyetten söz edebiliriz. AB’nin kapısındayız. AK Parti Brüksel’e epey yaklaştırmıştı ülkeyi. Sonra AB süreci rayından çıktı. Bekleme aşamasına geldi. Bir fırsat ve imkandı AB süreci… Hem siyasi, hem ekonomik kriterleri çağdaş düzeye çıkarmanın adıydı. AK Parti içine kapandı. AB hedefinden uzaklaştı. Demokrasi, hak, hukuk ve özgürlükler de aynı hızla geriledi. Cumhuriyetin olmazsa olmazı ‘kuvvetler ayrılığı’ bile sorunlu hale geldi. Yasama, yürütme ve yargı iç içe girdi.
Cumhuriyet hikayesini ‘inkılap tarihi’ kitaplarından öğrenmek zor. Resmi tarihin yanında biraz da ‘alternatif tarih’ okumak lazım. Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Mete Tunçay bu konuda saygı duyulan isimdi. Bugün Sevan Nişanyan’ın ‘Yanlış Cumhuriyet’ kitabını önereceğim. Atatürk ve Kemalizm üzerine 51 soru… Ve cevap arayışı. Klasik bir itiraz kitabı değil. Eleştirirken anlamaya da çalışan bir üslup ve düşünceyle kaleme alınmış. Ben yıllar önce okumuştum, yazıya otururken tekrar göz attım. Nişanyan klasik kalıpların dışında bir arayış peşinde kitapta… Zaten kendisini ezber bozmaktan çekinmeyen bir entelektüel…
Daha ilk sayfalarda şöyle cümleler var; “Hepimiz Osmanlı imparatorluğunun son yüzyılını bir gerileme ve çöküş dönemi olarak tanımlayan bir düşünce ikliminde yetiştik. Yıllar içinde Anadolu’yu gezmek ve tanımak fırsatını buldukça bu modelin yetersizliğiyle adım adım yüzleşmek zorunda kaldım. Cumhuriyetten önceki yüzyıl gerçekte Türkiye’nin taşrasına hiç yabana atılmayacak bir kalkınma ve ilerleme çağı olarak yansımıştı. Cumhuriyetin ilk yirmi-otuz yılı ise taşraya ekonomik ve kültürel bir duraklamadan hatta çöküş ve çözülüşten başka bir şey getirmemişti”. Bu satırlara hemen karşı çıkanlar olacaktır, ben de ilk okuduğumda yadırgadım sonra anlamaya çalıştım. Ve kitap çok ufuk açıcı oldu. Ezberlerimi yerle bir etti.
İşte bir paragraf daha; “Tüm bu çelişkiler, Türkiye’de çağdaş düşünceyi felç etmiştir. O düşünceye önderlik edebilecek olanların siyasi tavırları inançsız, inançları tutarlılıktan yoksun ve kaypaktır. Bu çıkmazı aşmak için, bir zihin devrimine gerek vardır. Türkiye’de çağdaş ve özgürlükçü düşünce, kendisini yetmiş veya seksen yıldan beri cenderesine alan ipoteği atmalı, Türk modernleşmesinin tarihi eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmelidir…”. Kolay mı bu? Değil elbette. Önyargıları kırmak, tabuları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor değil mi?
Nişanyan’a burun kıvıracaklar için bir başka ismi Feroz Ahmet’i mesela önerebilirim. Cumhuriyet tarihini ‘modern Türkiye’nin oluşumu, imparatorluktan cumhuriyete, ittihatçılıktan Kemalizme…’ onun kaleminden de okumak da bir ayrıcalık. İlla resmi tarih diyenler için yığınla kitap var. Seçenek, tercih sizin. AK Parti tecrübesinden sonra ‘cumhuriyet tarihi’ yeniden yazılmalı. Ahmet Kabaklı ‘Temellerin duruşması’ demişti. Temeller ve kökler dokunulmaz değil, sorgulanabilir.
102 gibi olgun bir yaşa giren cumhuriyetin eksik ve aksayan yönleri hiç de az değil. İlerleme elbette var. Yerinde sayması mümkün mü? Fakat yeterli mi diye sorulması gerekmez mi? Keşke 29 Ekim törenlerin yanı sıra bu yakıcı sorulara da cevap arayacak çalışmalara sahne olsa…?






















