(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Yazının başlığını ‘Türkiye’de muhalif sanatçı olmak…’ koymuştum, yazı bitince değiştirdim.
Edip Akbayram’ın ölümünden sonra yaşananlar bana muhalif olmanın zorluğunu düşündürdü. Kuşkusuz Akbayram bir muhalif sanatçıydı. ‘Sol kimliğini’ saklamadı. İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’na açık destek verdi. Sağ siyasete, dini hassasiyetlere mesafeli biriydi. Bunu gizlemedi de… Fırsat buldukça dile getirdi.
Sanatçının ‘siyasi görüşü’ olmamalı mı? Olmalı elbette.
Fakat sanatçılar duygu ve düşüncelerini ‘uçlarda yaşayan’ cezbeli insanlardır. Onun için gerek egemenler gerekse toplum, onların düşüncelerini ‘tolere’ etmekte zorlanır. Muhaliflik ‘ötekileşmeye’ kadar gider. Ve sanatçı adeta başka bir toplumun insanı gibi muamele görmeye başlar.
Cemil Meriç’in dediği gibi… Gerçi o ‘aydın’ için söylüyor ama sanatçıya uyarlamak yanlış olmaz; “Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o yarınki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil.” Haksız mı Meriç? Yerinde ve doğru bir tespitin veciz ifadesi değil mi söylediği? Kuşkusuz öyle…
Edip Akbayram şarkılara, türkülere ‘kendi ruhunu üfleyen’ bir sanat adamıydı. Sesinden, sözünden hemen tanırdınız.
Ben adını ilk duyduğum yıllarda ‘sol kimliğe’ sahip olduğunu bilirdim. Ama bu onun sanatına, sesine uzak duymayacağım anlamına gelmiyordu. Oysa sola mesafeli bir mahallenin çocuğuydum. Hatta çevremde bir ayağının aksamasını ‘terörle’ ilişkilendirenler bile çıkmıştı. Ne büyük iftiraymış…
Gaziantep’e Halep’ten göçmüş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Edip Akbayram henüz 9 aylıkken ‘çocuk felci’ hastalığı geçirmiş. Topallamasına yol açan bacağındaki ‘kalıcı rahatsızlık’ işte o günlerin eseri… Ben sol kimliğine aldırmadım, sesinin rengini ve ritmini sevdim. İlk kulağıma değen şarkısı bugün unutulmaz olan bir Mahzuni Şerif bestesi ‘Şu mezarda bir garip var…’ idi. Nakaratını ‘gariiiip, gariiiip…’ söyleyişi yıllarca beynimde yankılandı, durdu.
Bütün toplumlarda ‘muhalif sanatçıların’ ayrı bir havası olur. ‘Yandaş’, ‘muhalif’ kelimesine göre çok daha negatif ve itici. İktidarın nimetlerinden yararlanmaktan geri durmayan sanatçılar bile ‘yandaş’ diye anılmak ve hatırlanmak istemez. ‘Yandaşlık’ bilim insanları için de muteber değildir. İslam’da ‘Sultanın sofrasına oturan alimin fetvasına itibar edilmez’. Saray’a ve Sultan’a uzak durduğu için hayatı zindan olan nice din alimini tarih kaydetmiştir.
Muhalif kelimesi bana çok ‘fiyakalı’ görünür. Muhalif kişi sürüdeki kara koyundur. Tektir ve hemen kendini belli eder.
Gazeteciler için de muhalif olmak yandaş olmaktan daha fiyakalıdır. Evet, bedeli ağırdır, işsiz kalırsın, eve ekmek götürmekte zorlanırsın, sayfalar ve ekranlar yüzüne kapanır. Fakat muhalifliğin ayrı bir havası vardır. Her zaman ‘yüzdeki tokat izi, dudak izinden daha iyidir’. Varsın bedeli ağır olsun… Ben fıtratım gereği kavgacı değil ‘sakin ve mutedil muhalif’ olmaya daha yatkınım.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Edip Akbayram için ne başsağlığı dileğinde bulundu ne de taziye yayınladı.
Oysa Erdoğan toplumun farklı kesimlerine el ve dil uzatmayı sever. Kahtalı Mıçı, Ferdi Özbeğen, Fatma Girik gibi kendisine ve partisine mesafeli duran isimler için baş sağlığı dileğinde bulunmuştu. Edip Akbayram’ı istisna mı tuttu? Onu neden ilgi ve alakasından ‘garip’ bıraktı? Akbayram politik isim olduğu için mi? Doğrusu bana dokundu. Akbayram bu toprakların çocuğu değil mi? Siyasi fikirleri, politik görüşleri farklı olabilir, ne var bunda? Bülent Ersoy’a gösterilen ‘hoşgörü’ Edip Akbayram’dan neden esirgendi?
Cenaze töreninde konuşan arkadaşı Zülfü Livaneli hem ‘muhalifliğin müşküllüğünü’ anlattı hem de Edip Akbayram’ı: “Hepimiz biliyoruz ki Edip Akbayram dik durdu. Fakat dik durmak Türkiye’de kolay bir şey değil. Çünkü fırtınaya tutulmuş bir gemi gibi oradan oraya savrulurken sizin dik durmanız demek, o gelen dalgalarla mücadele etmeniz demek. Kişileri savrulurken, kişileri denize uçarken her sefer yeni bir tavırla tekrar var olmanız demek. Hayat sizi devamlı sınıyor Türkiye’de…”
Hayatın dalgalarına, muhalifliğin fırtınaları da eklenince ‘yaşam’ daha da zorlaşır. Bunu Livaneli de Akbayram da iyi bilir. ‘Hayat sizi devamlı sınıyor’ çok güzel bir cümle… Her insan için geçerli…
İster muhalif olun ister yandaş, yaşam sizi sürekli sınar. Hayat bir imtihandır çünkü. ‘İmtihan dünyası’ kavramı boşuna söylenmemiş. Ama muhalif olmanın imtihanı görünürde ağır olsa da asıl zor olan yandaşın sınavıdır: “Mağlup sayılır bu yolda galip…”
Livaneli’den bir paragraf daha paylaşacağım: “Ve bir ara Edip’e ‘sanatçı müsveddesi’ diyen biri vardı, şimdi adını hatırlamıyorum ama ona verdiği cevabı hatırlıyorum. Ona ‘Ben bugüne kadar 10-15 başbakan gördüm, şu kadar bakan, bu kadar milletvekili, hiçbirinin adını hatırlamıyorum, ama bizim türkülerimiz ayakta…’ demişti.”
Galiba Erdoğan’ın başsağlığı dilememesinin nedeni bu cümlelerde saklı.
Fransızların Jean Paul Sartre diye büyük filozofu var. Varoluşçu felsefenin zirve isimlerinden biri… 1950’yi yıllarda ülkesinin Cezayir politikasını acımasızca eleştirir. Devlet Başkanı Charles De Gaulle’ye demediğini bırakmaz. Tepkisini eyleme de dönüştürür. Paris sokaklarında Fransa’nın Cezayir’i işgalini kınayan, Gaulle’ü protesto eden bildiriler dağıtır. Gösterilerin başında o gelmektedir.
Fransız Hükümeti Sartre’den rahatsız olur. Bazı hükümet yetkileri gözaltına alınmasını ve tutuklanmasını ister. Kurşuna dizilmesini talep eden bile çıkar. De Gaulle arkadaşlarının istekleri karşısında kükrer, ‘Hayır!’ der ve tarihe geçen o meşhur sözü söyler; “Sartre Fransa’dır…” Siyaset adamlarınının politikalarına karşı çıkan, protesto eden isimlere karşı ‘hoşgörülü’ davranmaları kolay değil. De Gaulle kolay olmayanı seçer ve Sartre’yi Fransa ile eşitler.
Sartre’nin şu veciz cümlesini unutamam: “Yapayalnızım ama şehrin üzerine yürüyen bir ordu gibiyim.” Bana Cahit Zarifoğlu’nun “Sanki dünya kaldırıp vuracağım bir gürze gebe…” mısrasını hatırlatır.
Edip Akbayram’ı ekranlarda ne zaman izlediniz? Ben düşünüyorum, çıkaramıyorum. Ekranlar ona kapalıydı. O da ekranlara kendisini kapattı. Küstü, kendi dünyasına çekildi. Ne röportaj verdi, ne de televizyonlarda için şarkı türkü söyledi. Sadece Edip Akbayram mı ekranlardan uzak kalan?
Bu ülkenin Sezen Aksu gibi dev bir sanatçısı var. Ekranlarda, sayfalarda ismini ve sesini ara ki bulasın… O da kendi köşesine çekilen sanatçılardan biri. Neden sorusunun cevabı çok basit; ‘muhalif’ olduğu için… Daha bir çok isim sıralamak mümkün.
Ahmet Kaya hayatını sürgünde kaybetmedi mi? Neden çok sevdiği ülkesini terk etmek zorunda kaldı? Çünkü hayatı tehlikedeydi. Linçle yüz yüze gelmişti.
Mahzuni Şerif’in ‘Geri Gel Ahmet…’ türküsünü dinlerim zaman zaman. Der ki: “Çok canlar yedin oy aney / Doymak bilmedi gurbetin uzaklığı / Nice çiçeğe hazan vurdu / Bu acı bir kara düzenin tutsaklığı… Vatandan öteye yığıldı bunca dertler / Hasrete gömüldü gittiler / Mustafa Suphiler, Nazım’lar / Yılmaz’lar Selahattin Ali’ler / Ve de Ahmetler… Ahmetler..” Dinlerken insanın yüreğinin titrememesi mümkün mü?
Evet, Edip Akbayram da göçtü bu dünyadan. Büyük bir ses sustu. Şarkıları, türküleri öksüz ve yetim kaldı. Muhalif olmanın hem güçlüğünü yaşadı, hem de fiyakasını…
Belki ‘Edip Akbayram Türkiye’dir’ demek zor fakat sesiyle, sözüyle bu toprakların acılı ve mahzun bir çocuğuydu. Öz yurdunda bir ‘garipti’. Sanki kendi türküsünü söyledi: “Hızlı hızlı giden yolcu / Bu mezarda bir garip var / Bak taşına acı acı / Bu mezarda bir garip var / Kurumuş yeşil otları / Toprak olmuş umutları / Gökte mavi bulutları / Bu mezarda bir garip var…”
O mezarda bir garip Edip Akbayram var…






















