(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Yazının başlığına ‘portre denemesi’ dedim ama bilgisayarın başına klasik bir biyografi metni için oturmadım. Farkındasınızdır, politik tartışmalardan, günlük kavgalardan uzak durmaya çalışıyorum. Ve fakat Mustafa Yeneroğlu sadece siyasi kimliğiyle öne çıkan biri değil. Karar ve bazı internet sitelerinde edebi lezzet kokan, derinlikli ve anlamlı yazılar yazdı. Herkesin okuması ve üzerinde tefekkür etmesi gereken makalelerdi. Yeneroğlu’nun bir siyasi duruşu var fakat politik çıkar kavgalarının adamı değil. Ülkenin ve milletin sorunlarıyla dertlenen bir isim olarak öne çıktığını kaydetmeliyim.
Hafta içinde ‘Demokrasi Vakfı’nda konuştu, esaslı bir özeleştiri yaptı. İçinden çıktığı mahallenin ayıplarıyla, günahlarıyla ve yanlışlarıyla yüzleşti. “Biz inançlı insanlar üç nesil sokağa çıkamayacağız” dedi. Bir siyasetçi için anlamlı bir tavır. O konuşması beni eski yazılarına götürdü. Ve siz değerli okurla duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istedim. Daha önce ‘bir röportaj veya makale okudum’ diyerek bazı metinlere dikkatinizi çekmiştim. Bugün yazacaklarımı o çerçevede değerlendirmenizi isterim. Yeneroğlu’nun söylediklerine illa da katılmanız gerekmiyor. Ama üzerinde tefekkür etmeye değer fikir ve düşünceler ürettiği aşikar.
Siyasetçinin kas ve yumrukla kavga edenini değil, beyniyle fikir ve duruşuyla mücadele edeni makbuldür. Maalesef bizde kavga gürültü eksik olmuyor. Hatta siyasetin mekanlarında kan dökülebiliyor. Birkaç gün önce Meclis’te büyük arbede yaşandı, milletvekilleri birbirine girdi. Mahmut Tanal’ın burnu kırıldı. Yüzü gözü kanlar içinde kaldı. Keşke kavga kas üzerinden değil de fikirler üzerinden patlasaydı. Yumruk değil, siyasi zeka öne çıksaydı. Fakat maalesef… Toplum çok gergin… Ülke asabı bozuk inanlar topluluğuna dönüştü. Meclis’e yansıyan da bu.
İşte Mustafa Yeneroğlu farklı bir profil olarak sivrildi. İlk günden beri, ‘demokrasi’ dedi, ‘insan hakları’ dedi, ‘ahlak’ dedi, ‘adalet’ dedi. Fikrine zikrine bakmaksızın Sincan ve Silivri gibi yerlerde mahpusları ziyaret etti. Duygu ve düşüncelerini paylaştı. Bir adalet duyarlılığı oluşturmaya çalıştı. İleri yaşına rağmen bir anda kendini içeride bulan Melek İpek ziyaret ettiği isimlerden biriydi. İzlenimlerini dokunaklı bir üslupla kaleme aldı. Serbestiyet sitesinde yayınladı. Ve tarihe not düştü. Bugünler gelir, geçer fakak yazı kalır.
O yazıdan bir paragraf şöyle; “Ben acizliğime yığılmışken yakınlaşan sesler yükselmeye başladı. İki görevlinin ittirdiği tekerlekli sandalyesinde 79 yaşındaki Melek İpek Hanım kapıdan göründü. Ayağa kalktım, yanıma yaklaştığında bana tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Boynuma sarıldı. “Oğlum hoş geldin” derken içim burkuldu, çünkü siyaset sahnesine adım attığımdan beri canhıraş söndürmeye çalıştığım yangınların birçoğuna yetişemediğim gibi buraya da geç kalmıştım. Elden bir şey gelmezken insanlara ümit verir miyim diye hep endişe ederim. Bugün de öyleydim. Ama Melek Hanım beni o kadar sıcak karşıladı ki sanki bekliyor gibiydi, geciktiğimi de biliyor gibi…”
Melek İpek siyaset ve toplumun ‘günah keçisi’ ilan ettiği isimlerden biri… İktidar kadrolarıyla yakın diyalogları vardı. Politik kavgalar ve konjonktür hepsini unutturdu. Kabalalık ve gölgeli biriyken, yapayalnız kaldı, kapısını çalan çıkmadı. O yaşında hapisle tanıştı. Onun yaşındaki 28 Şubat’ın kocamış paşalarına kapılar açılırken Melek İpek’e el uzanmadı. Yeneroğlu o ölüm sessizliğini yırtarcasına gitti, görüştü ve bir ‘adalet çığlığı’ niteliğindeki düşüncelerini yazdı. Hiçbir politik beklenti ve çıkar gözetmeden… Aslında siyaset ‘adalete’ ilgiyi gerektirir. Yeneroğlu’nun tavrı hem insani hem siyasiydi.
Sadece Melek İpek mi? Değil elbette. Öyle olsaydı böyle bir yazıyla karşınızda olmazdım. Yeneroğlu Fatih Altaylı’ya da el uzattı. Aynı mahallenin insanı değildi. Farklı siyasi ve inanç ikliminin mensubuydular. Geçmişin yaraları vardı. Yeneroğlu “Bazen hafıza insanın en büyük yükü, bazen de en keskin imtihanıdır…” Çok derin ve anlamlı bir cümle. Geçmişe takılıp kalırsan bugün ve yarınını ziyan edebilirsin. Geçmişin bagajından kurtulamadığı ziyanda olan nice insan var. Hayat geçmişte yaşanmaz, zamanın ruhu diye bir şey söz konusu.
Yeneroğlu, Altaylı’nın 28 Şubat günlerinde Hürriyet’te yazdığı bir makaleyi hatırladı. Kendisinin da katıldığı bir toplantının analiziydi. Her bir kelimesi hakaret doluydu. Kavgada bile söylenmeyecek sözlerdi; “Dortmund’da bir araya gelen 50 bin insanı, benim ailemi, dostlarımı ve arkadaşlarımı kast ederek ‘Meydanı vatan haini köpeklere bırakmayalım’ diyordu. Manzara onun açısından ‘mide bulandıran sinekti’. Yazıyı okuyunca öfkeye kapıldı. Ve… “Aradan çeyrek asır geçti. Tarihin sarkacı hiç umulmadık yöne savruldu. Bugün Fatih Altaylı cezaevinde…” Ne yaptı Yeneroğlu biliyor musunuz? Haberiniz oldu mu?
İşte kendi ifadesi, buyurun okuyun; “Ben ise o günkü öfkesini adalet arayışına dönüştürmeye çalışan bir hukukçu ve siyasetçi olarak Fatih Altaylı’yı cezaevinde iki kez ziyaret ettim. Karşılıklı oturduk, sohbet ettik. Ona o gün yazdıklarını hatırlatmadım. Çünkü ahlaka sığmazdı. Adalet ancak ‘ötekinin hakkını’ en az kendi hakkın kadar, en az kardeşinin hakkı kadar kutsal bildiğinde yerini bulur. Gerisi kabilecilikten değer yargılarından yoksun kimlikçilikten ibarettir. Ve Türkiye bu kabile ve kimlik kavgasından çok yoruldu…”.
Bu yazıyı birkaç ay önce yazdı. Okuyunca çok etkilendim ve duygulandım. Mustafa Yeneroğlu bu duruşuyla bir hakkında portre denemesini hak etmemiş mi? Keşke Stefan Zweig gibi dört başı mamur bir biyografi yazabilseydim. Maalesef sayıları çok az. Yok denecek kadar kıt… Bir elin parmaklarını geçmez. Nice kutsal, değer ve ilkeler siyasi kavgalara kurban gitti. Özellikle de son dönemde… Gönüller fethedilecekti. Günün sonunda elde sadece ‘koltuk’ kaldı. Onun dışında her şey talan edildi. Bir itham ve suçlama değil, özeleştiri gibi. Bir vicdan ve gönül kırılmasının yansıması. Kutsalları ve kalbi kırdıktan sonra ‘koltuk zaferlerinin’ bir anlamı ve önemi kalır mı? Adalet, ahlak ve demokrasi sınavıydı.
Herkesin okumasını, en azından haberdar olmasını istediğim bir yazısı daha var Mustafa Yeneroğlu’nun… Yaklaşık bir 1 ay önce yayınladı. Başlık bile düşündürücü ve manidar; “Hukukun öksüz kaldığı gün; Sokrates’in baldıranından Ebu Hanife’nin zindanına bir medeniyetin trajedisi…” Sokrates doğru bildiği yolda ‘baldıran zehrini içmekten’ geri durmadı. İmamı Azam siyaset ve iktidar uğruna eğilip bükülmedi. Elif gibi dimdik durdu. Ve gözden düştü, zindana atıldı. 70 yaşındaydı.
Yeneroğlu’nun yazısından bir bölüm; “İmam her gün pazar yerinde halka teşhir edilerek kırbaçlandı. Ancak o ‘Sultanın ekmeğini yiyen, sultanın kılıcını çalar’ diyerek direnmeye devam etti. Nihayetinde zorla zehirli bir şerbet içirilerek şehit edildi. Vasiyeti ise tüm hayatının özeti gibiydi; “Beni gasp edilmemiş, halifenin elinin değmediği temiz bir toprağa gömün…!” Vasiyeti üzerine şehir merkezine 4-5 kilometre uzakta, devletin elinin değmediği bir kamışlığa defnedildi.” Bir başka alim de talebelerine “Eğer bulabiliyorsanız” demişti; “İslam dünyasında zulüm görmemiş bir toprak parçasına gömün beni…”
Mustafa Yeneroğlu her türlü riski göze aldı, zor zamanların sivrilen isimlerinden biri oldu, sadece yazmadı, yalnızca konuşmadı, duygu ve düşüncelerini bir siyasi duruşa ve tavra dönüştürdü. Böyle birinin varlığından ve yaptıklarından sizleri haberdar etmek istedim.






















