(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! ‘Ayran içtik ayrı düştük…’. Her şey ‘kısa bir ara…’ ile başladı, sonra araya çeşitli manialar girdi, yazarınız yollara düştü, gezdi dolaştı günün sonunda kürkçü dükkanına döndü.
Hani, siz de yazarınızı arayıp sormadınız. Neden yazmadığını merak edenleriniz pek azdı. Yazarınız da ‘Ben buradayım ama okurum nerede? Onca emek boşuna mı acaba?’ diye karamsar düşüncelere kaptırdı kendini.
Ve ‘Kısa ara’ uzadıkça uzadı.
‘Fazla naz aşığı bile usandırdığına’ göre ‘naz makamından’ ‘icra makamına’ geçti ve tekrar eline kalemi aldı. Mevzular çok birikti. Masamın üzeri yazılmayı bekleyen kitaplarla dolu. Zihnimde dönüş duran güncel meseleler, filmler, biyografiler… Editörün ‘Yazıların biraz uzun değil mi?’ şeklindeki nazik uyarısını da dikkate alarak bilgisayarın başına oturduğumda ayağımı frenden çekeceğim. Ne kadar başarılı olabilirim, bilmiyorum.
Dönüş yazısı bir kitap olsun istiyorum. Haftalar önce piyasaya çıktı. Size aktarmak istediğim satırları özenle not ettim ve altını çize çize okudum. ‘Hapishaneler’ konulu kitap ve filmlere her zaman aşırı ilgi duymuşumdur. Sadece ben mi? Değil elbette… Bütün toplumlar öyle. ‘Esaretin Bedeli’ en yüksek puana sahip bir hapishane filmi. Kaç defa izlediğimi hatırlamıyorum. Sebahattin Ali en güzel şiirlerini ‘hapishanede’ yazmış. Nazım Hikmet, Necip Fazıl da öyle…
Şu sıralar ülkenin nabzı ‘hapishanelerde atıyor’ dense yanlış olmaz herhalde. İçerisi fikir ve düşünce suçlularıyla dolu. Kimi ararsan var, siyasetçi, gazeteci, yazar, yönetmen, bürokrat… Yakın zamanda büyük bir ‘hapishane külliyatı’ doğacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın. Günlükler, anı kitapları, roman ve hikayeler gün yüzüne çıkacağı anı bekliyor. Belgesel ve filmleri de unutmamak lazım. Herkesin hikayesi ‘biricik…’. Sadece Silivri ve Sincan’da değil Anadolu’nun muhtelif şehir ve ilçelerinde ‘olağanüstü hikayeler’ yaşanmakta.
MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE’NİN SİLİVRİ POSTASI
Mümtaz’er Türköne ‘açılışı’ yaptı. Biraz erken mi? Bir açıdan bakıldığında ‘evet…’. Okuyucusuna ulaşması kolay değil çünkü. Şartlar ve siyasi iklim yazar ile okuyucusu arasında ‘ciddi engel’ oluşturuyor. Ama şartları zorlamak, riskleri göze almak ve bir yerden de başlamak lazım. Engelleri kaldırmanın başka yolu yok. Türköne akademisyen kökenli bir gazeteci… ‘Siyaset bilimi’ profesörü. Kitapların arasında yitip gitmedi, teoriyi pratiğe de taşıdı. Tansu Çiller’e ‘danışmanlık’ yaptı. Gazetede günlük yazılar yazdı.
15 Temmuz darbe girişiminin bedelini ödeyenlerden biri oldu. Oysa suçu ‘yazı yazmaktan’ başka şey değildi. Ne darbeyle ilişkisi kurulabildi ne de terör ve herhangi bir örgütle… Yargının iddiasını delilendirme gibi bir derdi de yoktu. Kanıt diye sunulanlar gazetede yazdığı birkaç siyasi eleştiri içeren yazıdan ibaretti. Yıllarca tutuklu kaldı. MHP Lideri Devlet Bahçeli 4 yıl bekledikten elini uzattı ve Türköne’nin tahliye olmasını sağladı. Bu bile davanın ne kadar siyasi ve konjonktürel olduğunu göstermeye yeter.

Türköne yaşadıklarını ‘15 Temmuz Tanıklığı ve Cezaevi Günlüğü’ adı altında kaleme aldı. Ortaya iki bölümden oluşan bir kitap çıktı. ‘15 Temmuz’ konusu hala sakıncalı… Resmi tezin dışında bir şeyler söylemek yürek ister. Bırakın eleştirel yaklaşmayı ‘soru sormak’ bile başınızı ağrıtabilir. Kabul etmek gerekir ki 15 Temmuz’un üzeri sis perdesiyle örtülü. Meclis’te komisyon kuruldu, aylarca araştırıldı, soruşturuldu fakat bir rapor yazılamadı. Meclis tarihinde belki bu bir ilk. Komisyonu var ama raporu yok…
‘BİR PUT KIRICI OLARAK’ TÜRKÖNE
Meseleye hem teorik hem de pratik yaklaşma imkanına sahip ‘Türköne’nin 15 Temmuz tanıklığı’ tarihin hükmü açısından da çok önemli. Nihai hükmün notları bu kitapta mevcut. Türköne her zamanki cesur kişiliğini bu meselede de konuşturmuş. Gözünü budaktan sakınmamış ve gördüğünü yazmış. Soru sormaktan çekinmemiş. Bir ‘put kırıcı İbrahim’ gibi 15 Temmuz’un üzerine yürümüş.
Şu cümle kitaptan; ‘Cemaatin darbe yaptığı iddiası ve FETÖ darbesi klişesi tekrarlarla ‘herkesin bildiği gibi’ anahtar vurgularla (ama hiç kimsenin bilmediği), ulusal mahkemelerin kararlarıyla yerleşmiş görünse de kanıt olarak evrensel hukukun ortaya koyduğu delillerle bir gerçeklik düzeyine ulaşmadı… Tersinden doğrudan kurumsal yapı ve hiyerarşi içinde olmasa da Cemaat mensuplarından darbeyi engellemeye, başladıktan sonra direnmeye çalışan subaylara dair çarpıcı örnekler var…’.
Gerçekle anlatılanlar arasında mesafe olduğu muhakkak. Aslında gerçeği ortaya çıkarmak hiç de zor değil. Yeter ki buna niyetiniz ve çabanız olsun. Meselenin aydınlatılması veya üzerindeki sis perdesinin aralanması yerine bütün çaba ve enerji bir kesimin üzerine yıkma üzerine harcandı. Öyle olunca her şey birbirine karıştı. At izi ile it izini ayırmak mümkün olmadı. Bu satırların yazarı de 15 Temmuz’u tüm içtenliğiyle lanetlerken gerçeğin ortaya çıkmasını ve sorumluların hesap vermesini arzu etmekte.
SORU SORMA VE HAKİKAT
Eğer kafanızda soru işaretleri varsa özellikle kitapta ‘Gerçek Darbe Düzeni; 20 Temmuz Darbesi…’ bölümünü okumanızı öneririm. Soru işareti olmayanlara da tavsiye ederim. Belki okudukları yeni sorulara yol açar. Körü körüne kabullenmektense soru sormak da hakikati öğrenme yolunda anlamlı ve kıymetli bir çabadır. Ben zihnimi kurcalayan bazı sorulara cevap buldum, bazı inançlarımı da sorgulaktan çekinmedim. Kitap benim açıdan öğretici oldu.
‘Siyasal İslam’ veya ‘İslamcılık’ Türköne’nin öteden beri kafa yorduğu ve düşüncelerini kamuoyuyla paylaştığı bir sorun. Bu konunun bugün yeterince konuşulmasa da önümüzdeki yıllarda yakıcı tartışmalara sahne olacağı kesin. Türköne 15 Temmuz ve sonrasının gelişmeleri ışığında mevzuya yaklaşırken şu satırları kaleme almış; ‘Siyasal İslamcılığın iktidar dışında (İslamiyetin kendisi dahil) hiçbir kutsalı olmadığı, 15 Temmuz ve sonrasında din ile bağlantı kurulabilecek (veya zorlamayla kurulan) her olayda söylemde ve eylemde aya beyan, irili ufaklı, açık kapalı dipnotlarla kayıtlara geçti. AK Parti iktidarı İslamcılığı yavaş yavaş öldürdü. 15 Temmuz ve sonrası ise İslamcılığın yeni kuşaklar için referans alınabilecek mirasını da yok etti’.
Çok daha çarpıcı ifadeler var kitapta. Şu iki cümleyi yazmazsam eksik olur; ‘Dini göstergeler kibrin ve gösterişin gölgesinde ezildi, insanın içini ısıtan sabra, tevekküle teşvik eden sıcaklığını kaybetti. Siyaset dini bir renge bulanmadı, din iktidar siyasetinin hegemonyası altında dünyevi bir kisveye büründü…’. İnsanı düşündüren satırlar…

KİTABIN DİLİ
Kitabın ikinci bölümü ‘günlüklerden’ oluşuyor. Dili çok akıcı ve çok samimi. ‘İç sesini’ bile deftere dökmekten çekinmemiş. Bir gönül yarasının izleri bile okunuyor sayfaların arasında. Ben Türköne’nin samimi anlatımına hayran oldum. Can sıkıntısını, gel gitlerini, hapishanenin psikolojik ortamını, oda arkadaşlarıyla ilişkilerini olduğu gibi aktarmış. Suni veya yapay hava yok satırlarında.
Buram buram samimiyet ve içtenlik kokuyor. Nedense davasının hukuki boyutuna, duruşmalara çok az yer vermiş. Haksız değil elbet. Yaşadığı; hukukun veya adaletin adının bile olmadığı ağır bir süreç… İddianame, dava, duruşma, savunma gibi kavramlarla niye zihnini meşgul etsin ki… Yargı sürecini, kendisini 10.5 yıla mahkum eden davayı ciddiye almadığı her halinden belli.
Mahpusluğun herhalde en zor yanı, anne baba gibi yakınlarının son anlarında yanlarında bulunamamak… Türköne ‘anne ve babasının’ ölüm haberlerini içeride almış. Özellikle annesiyle ilgili duygularını anlatırken insanın kendisini tutabilmesi mümkün değil. Bileğinde kelepçeyle, jandarmaların arasında katılabilmiş cenazeye. Yüreği yaralı, gözü yaşlı… Toprağa vermiş biricik annesini…
19 Aralık 2017 tarihli günlüğüne şu satırları düşmüş; ‘Ne eziyet ne zulüm’ Burada daha fazla ünsiyet peyda ettiğim o şeytansı alter egom dalgasını geçiyor; ‘20 yıllık profesöre bak. Güya memleketin aydını. 18 tane kitap yazdık. Cesurca oluşturduğun gündemleri, yetiştirdiğin onca talebeyi kenara koy. Sonuç; sıcak musluk suyuyla çay içen bir tutuklu…’. Bir mahpusun psikolojisini yansıtan dokunaklı satırlar. Şikayeti yok. Şu cümleler de bir başka günün; ‘Yaşadığımız kadar yaşadık’ diyorum. Üç beş yıl daha yaşamak için namerde boyun eğmeye değer mi? Sadece can sıkıntısı. Belirsizlik ve yüksek duvarlar. Tepemdeki baklava dilimli tel kafes de dahil…’.
Türköne kendi ifadesiyle ‘Sonuçta Cezaevinde kaldığım süreyi boşa geçirmedim’. Okudu, not etti, yazdı ve sırasını bekleyen kitaplar biriktirdi. ‘İddianameler, yargılamalar, kayda geçen sözler tam bir tiyatro, hatta komediydi…’. Tarihi de vicdanlar da bunun tanığı. En ufak pişmanlığı yok Türköne’nin: ‘Ben pişman değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım. Ömrüm yeterse kalemimle benden pişmanlık bekleyenleri yapıp ettikleri fenalıklara pişman edeceğim…’
Silivri Postası’nda sadece bir mahpusun düşünce ve duygularını değil ‘bir dönemin iç yüzünü’ de okuyacaksınız. Kitap orada sizi bekliyor…





















