(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Kadir Özkaya’nın İnönü Üniversitesinde yaptığı konuşma gündeme damgasını vurdu. Sayın Özkaya o kadar duygusaldı ki konuşmakta, kendisini istediği gibi ifade etmekte zorlandı.
Çoğu zaman söylemediklerimiz söylediklerimizden çok daha etkileyici ve kalıcıdır. Kadir Özkaya’nın da söylemedikleri söylediklerinden daha çok etkileyiciydi ve kolektif duyguları dalgalandırdı. “Vakti geldiğinde Hz. Allah bizi kimsenin hakkıyla seslenmesin” dediği konuşmanın altına binlerce yorum geldi: Hakkımızı asla helal etmiyoruz!
Dinsel paradigmada bazı kanunlar vardır: Tanrı mutlak güç ve adalet sahibidir. Bu bağlamda onun güç yetiremeyeceği hiçbir şey yoktur, fakat bazı kanunlar onu bile bağlar: Tanrı her şeyi affeder ama kul hakkını affedemez. Bu, merhametinin azlığından veya güç yetirememekten değil, mutlak adaletinin gereğidir.
Sayın Özkaya nasıl bir çelişkiler yumağından seslendiğinin elbette farkındadır. O, milyonlarca hukuk mağdurunun göklere yükselen kahrını Tanrı’nın görmezden geleceğini ve kendisini kayıracağını düşünüyor mu bilemem. Son tahlilde bu hâl, tam anlamıyla çaresizliğin resmidir.
İnsan neden çaresiz kalır? İnsanı köşeye sıkıştıran bir sorunu, üstelik çözüm yolları ortadayken -bazı engeller sebebiyle- çözmeye güç yetirememektir çaresizlik.
Okula giden çocuğuna bir tost satın alamayan KHK’lı baba, hissettiği çaresizlik yüzünden ölmek istemiştir mesela. Ölüme gideceği son saniyelerde onu hayatta tutan yine evladına duyduğu sevgi ve şefkattir.
İşten atıldıktan sonra maruz kaldığı damga ve dışlanma yüzünden kendisine bütün kapıların kapandığı bir anda, “Babacığım omuz omuza çalışır, bu sıkıntıları aşarız” dediği babasından da “Buraya sakın gelme!” cevabını alan bir oğulun yaşama sebeplerini kaybettiğini hissettiği andır çaresizlik.
Devletin alnına yapıştırdığı “terörist” damgasından aile bireylerinin bile kaçtığı bir dünyada gidecek yer, yaslanacak omuz bulamamanın adıdır çaresizlik.
Bazen de çaresizlik, bu sosyal katliama son verecek yol ve yöntemlere sahip olduğu hâlde -kendince geçerli sebeplerle- bunu yapamamaktır.
Sayın Özkaya’nın çaresizliğiyle yüzbinlerce hukuksuzluk mağdurunun çaresizliği karşılaştırıldığında karşımıza çıkan, modern toplumda kendisine yer bulmuş otokratik rejimin ta kendisidir. Aklın aydınlığında insanlığın mutluluk ve huzur içinde yaşayabileceği bir dünya yaratma iddiasıyla ortaya çıkan modernite, din hamuruyla yoğrulmuş gelenekte semiren zulüm ve işkenceleri ortadan kaldıramadığı gibi rasyonelleştirmiştir.
Bauman, modernite ve holocaust adlı o ünlü eserinde, Almanların Yahudi soykırımında somutlaşan modern barbarlığı incelikli olarak analiz eder. Modernite, dinlerin insanlığı akıl dışı bir karanlığa mahkûm ettiği dünyayı akılla aydınlatacağını iddia etmişti. Halbuki çok geçmeden modern ütopyanın tam bir distopyaya dönüştüğünü deneyimlemişti insanlık. Barbarlık da modernleşmiş, Bauman’ın tabiriyle akılsallaştırılmıştı. Söz konusu muktedirin arzuları olduğunda, bütün bürokrasi muktedirin kararlarını meşrulaştıran bir aygıta dönüşüyordu.
Z. Bauman modern kültürü bir bahçe olarak tanımlar ki bu, çok etkileyicidir. Toplum, tıpkı bir çiftçinin bahçesini düzenlediği gibi düzenlenir. Bahçede hangi amaçla ne yetiştirilecek, işlem hangi yöntemlerle yapılacak? Üretimin çıktıları nasıl, nerede ve kim tarafından değerlendirilecek? Bu, bütün aşamaları incelikli olarak hesaplanan tam anlamıyla rasyonel bir organizasyondur.
Bu organizasyonda bahçede çıkan haşerat ve zararlı bitkiler için de bir plan vardır. Haşerat, adı üstünde, bahçede üretilmesine karar verilen ürüne ulaşma sürecini baltalayan kemirgenlerdir.
Haşerat idealize edilen duruma engel olan zararlılardır ve onlardan kurtulmak gerekir.
Haşeratın yok edilmesi bir katliam değil, diğer canlıların ve hasadın selameti için en önemli görevdir. Bu en önemli görevin ifasında ise işinin ehli bahçıvanlar kullanılır. Eken, diken, kesip biçen ve ürünü bahçe sahibine sunan. Bahçıvanlar bahçe sahibini sorgulamaz, ne emir verdiyse onu yaparlar. Yahudi katliamının baş aktörlerinden biri böyle bir bahçıvandı: Adolf Eichmann.
Hannah Arendt’e “kötülüğün sıradanlaşması” kavramını ilham eden, Hitler’in bahçıvanlarıydı. Bunların en ünlüsü olan Adolf Eichmann, soykırımdan yıllar sonra çıkarıldığı mahkemede Alman devleti için çalıştığını ve bütün emirleri başkanından aldığını söylüyordu. İfadelerine göre, o masumdu. Çünkü Alman devleti için çalışmak onlar için ilahi bir görevdi ve bu görevi yerine getirmek her şeyden önemliydi. Bahçıvanların bazıları emredilen kişileri bir yerden bir yere taşımışlardı. Bazen de işleri sadece bir düğmeye basmak olmuştu. Olup biten hepi topu buydu onlara göre.
Fakat günün sonunda yolunu bulmayı başaran modern hukuk doğru karar verdi: Kimden emir alırsanız alın, yaptığınız işler milyonlarca insanın (yaklaşık 6 milyon) katline yönelikti, bunu biliyordunuz, dolayısıyla eylemlerinizin sorumlusu sizsiniz, dedi.
***
Toplumu bahçe gibi gören bütün ideolojiler, amaçlarına ulaşma yolunda kendilerine engel olan bazı ayrık otlarını ve haşeratları tespit ederler. Hedefe ulaşmak için bütün zararlılar temizlenmelidir. Temizliğin anlamı, yok etmektir. Öyle bir temizlik yapılmalıdır ki, haşeratların yumurtalarından yavrularına kadar, ayrık otlarının yapraklarından kılcal köklerine kadar her şey ortadan kaldırılmalıdır.
Sosyal ve fiziksel soykırımın temel mantığı budur. Bu amaca ulaşmak için yapılan her eylem “mübahtır”, hatta en önemli görev ve sorumluluktur.
KHK rejiminin cezaevlerinde ölüme terk ettiği yüzlerce ağır hasta ve bebek, böyle bir amacın kurbanıdır. Bunu zikrettikten sonra beyaz sandalyelerde ölenleri, intihar edenleri, Meriç’in sularına karışanları tekrarlamaya gerek yoktur.
Günümüz Türkiye’sinin bahçıvanları galiba sorunludur. Bahçe sahibinin işinin ehli olanı bulamadığını düşünemeyiz, çünkü konusunda uzman olduğundan hiçbirimizin şüphesi yoktur. Ancak ortada bahçıvanların bir kısmıyla ilgili bir sorun var: Sen hem “haşerat” olarak kodladığın yüzbinlerce kişiyi yok et hem de yaptığın eylemlerin vicdanına yüklediği ağırlıkla ağla…
Bu, racona ters sayın başkan.
Size biraz Adolf Eichmann okumanızı öneririm. Zygmunt Bauman veya Hannah Arendt okumanızı önermem, çünkü psikolojiniz iyice bozulup sizi başka olmadık riskli tutum ve davranışlara sevk edebilir. Hem de şu kritik dönemde.
Adolf Eichmann mantığının size şifa olacağını düşünüyorum, bence ondan şaşmayın.
Beni sözlerim sebebiyle vicdansızlık ve anlayışsızlıkla suçluyorsanız da gerekeni yapın: Kaybedeceğinizi düşünerek göze alamadığınız her şeyi göze alın ve hukuk sistemini kendi çizgisine çekin.






















