(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
İnsan ne için yaşar? Bu, ilkçağlardan bu yana üstüne düşünülen ve cevap aranan bir soru. Konuyla ilgili felsefi tartışmalara girecek değilim, ancak bu soruya verilen cevaplar insan olmanın nasıl algılandığına ve yaşandığına dair ipuçları taşır.
İnsan denilen varlık öncelikle yaşamsal ihtiyaçlarını görmek için yaşar. Karnımız açsa başka hiçbir konu dikkatimi ve ilgimizi çekemez; bu mümkün değildir. Felsefeye, bilime, sanata ve diğer kültürel etkinliklere yönelebilmek için karnımızın tok, sırtımızın pek, başımızın üstünde güvenli bir damın olması zorunlu koşuldur. Yaşamsal ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra sıra ruhumuzun doyumuna ve gönlümüzün eğlencesine gelir. İnsan ihtiyaçlarının hiyerarşisinde alt ve üstün yer değiştirmesi imkansızdır.
Açlık gibi fiziksel ihtiyaçlardan duyulan çaresizliğin insana ahlaki bariyerleri çiğnetme gibi bir gücü vardır. Ömer Seyfettin çocukluk dünyamı süsleyen önemli yazarlardan biriydi. Hikayelerinin birinde, günün her öğününde siyah zeytin yemeye mahkûm olmuş genç bir kadının sıcak bir yemek uğruna bedenini satmaya ikna olduğu anlatılıyordu. Sıcak bir yemek uğruna uzun zamandır peşinde olan bir adamın davetine icabet eden kadın, hayat bu ya, bir kere daha sadece siyah zeytinle kurulmuş bir sofrayla karşılaşmıştı. Adam hazırlıksızdı; hep dışarıda yemek yediği için sofrası göz alıcı değildi, üstelik onun için akşam yemeklerinin birinde siyah zeytin yemekte beis yoktu. Sonrasında bu açığı nasıl olsa telafi ederdi. Adam, kadının içinde kopan fırtınaların farkında değildi elbette. Kadın ise bu durumu ilahi bir mesaj olarak algılıyor ve ağlayarak yoksul evindeki sofraya sığınıyordu.
Demem o ki, özellikle açlık gibi fiziksel ihtiyaçların dayatması insanı kendisinin bile hayal edemeyeceği bir zora sokar. Fakat bugünkü konum böyle bir çaresizliğin derbeder ettiği insanlık hâlleri değil. Daha çok vazgeçilmez olan ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra bize kendisini dayatan ahlâk, onur ve saygı gibi kavramların yoksunluğunun insan varlığını düşürdüğü hâllerden birine dokunacağım. Konu o kadar dramatik ki öyle uzun uzun duramayacağım üstünde.
2024 Ağustos’unda Diyarbakır’ın Tavşantepe Köyü’nde işlenen bir cinayet bütün ülkeyi yasa boğdu. Hepimiz nefesimizi tutarak sadece sekiz yaşındaki Narin’e, dünya güzeli bir yavruya kimin ve neden kıydığını anlamaya çalıştık. Öz anneye, amcaya ve yakın akrabalara tutulan mercek, insanlığımızdan ürküten şeylere işaret ediyordu. Merceği tutan eller Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenlik güçleri, konuyla ilgili bilgileri bize aktaranlar ise halkın haber alma hakkı için görev yapan medya mensuplarıydı.
Koro hâlinde söylenen şeyler tüyler ürperticiydi: Aile içindeki çarpık ilişkilere şahitliği yüzünden Narin’in katledildiğinden bahsediliyordu. Söylenilene göre, baba dışındaki herkes (anne, amca ve diğerleri) kirliydi ve caniydi. Konuyu uzatmayacağım, herkesin zihninde olanı tekrara gerek yoktur. Ben artık işitmeye tahammül edemediğim bu rezaleti takip etmiyordum, fakat zihnimdeki zanlılar devletin güvenlik güçlerinin bulgularına göre karar veren hakimlerin ve gazetecilerin dediklerine uygundu. Çünkü bilgi onlardan geliyordu.
Şimdi ise önümüze Şeytan Tepe diye bir belgesel çıktı. Baştan sona kadar nefesimi tutarak izlediğim bu belgesel, üstü örtülen gerçeklere, başka bir deyişle korkunç bir insan dışılığa ayna tutuyordu: Aile üyelerinin ahlak dışı bir ilişkisi yoktu; asılsız bir iftirayla toplu olarak bir zift çukuruna atılmışlardı. Asıl katil ise güvenlik güçleri tarafından sorgulanmak yerine adeta ağırlanmış, hukuk dışı her yola başvurularak cinayetin belgeleri gizlenmişti. Cesette bulunan somut deliller incelenmeye bile gerek duyulmamış, merhum yavrunun cinsel organında ve çamaşırında bulunan sıvı adli tıpta incelenmediği için konuyu istinafa taşıyan hakim tenzil-i rütbe ile merkeze alınmıştı. Başka söze hacet var mıdır?
Güran ailesinin fertleri o gün bugündür “gerçek katilleri yakalayın” diye feryat ediyor, fakat toplumdan öylesine dışlanmışlar, öylesine derin bir zift çukuruna atılmışlar ki feryatlarını duyan yok… Bazı vicdanlı kişiler dışında bütün kamu çalışanları, medya, herkes, ama herkes koskoca bir aileyi neredeyse bütün üyeleriyle canlı canlı ateşe atmışlar.
Bu ateşte ölmek yok, bu cerahat ve irin çukurundan çıkmak da yok…
Bu nasıl bir iştir, bu nasıl bir hâldir?
Bütün mesele devletin kurumlarını işgal edenlerin yanılgılarını saklama arzusundan çıkıyor. Başta Adalet Bakanı Yılmaz Tunç olmak üzere, polisinden jandarmasına, gazetecisinden hakimine kadar bu hukuksuzluğun failleri. Bu nasıl bir insanlık hâlidir? Devlet bürokrasisinden yansıyan bu hâl nasıl anlaşılabilir ve açıklanabilir?
Bu sefil ruhlu varlıkların gözleri hepten kör, kulakları sağır ve zihinlerine beton mu dökülmüştür de günün birinde yapıp ettiklerinin hesabının sorulmayacağını vehmetmişlerdir. Bu nasıl bir duygu ve düşünce bozukluğudur?
İşte belgesel ortaya çıktı. Ana akım medyada elleri sopalı adamlar Narin cinayetini allaya pullaya ailenin üstüne attıktan sonra Şeytan Tepe’de anlatılanlardan dem vurabilecekler midir?
Korku insana dair en güçlü duygulardan biridir, korkan birinin paniği anlaşılabilir. Fakat bugün işlenen suç açığa çıkmasa bile bir gün mutlaka açığa çıkacaktır ki, çıktı. Belgesel ortada. Bunlar bu korkuyla nasıl baş ediyorlar acaba? İnsan görünümünde temayüz eden bu varlıkların zerre miskal empati duygusu yok mudur? Birgün kendileri ve aile fertlerinin başına böyle bir iş gelirse, ne yapacaklar? Bunu bir kere bile düşünmek insan için yetmez mi?
…
On yıldır ilk kez KHK bataklığındaki ötelenmişliğime böylesine şükrettim. İşte alt tarafı insanım; böyle bir vahşeti yaşamadığım, böylesine derin bir zift çukuruna atılmadığım için içim çok farklı bir şükranla doldu. Bu şükrana sevinmeli mi yoksa üzülmeli miyim, bilemedim.
Hayatı boyunca insan gibi bir insan olabilmek için çaba sarf eden ben, insan olmaktan bu denli utandığımı da hiç hatırlamıyorum. Acaba “Allah beterinden saklasın” desem mi?























