(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Hayatın anlamı üzerine düşünmeyen var mıdır?
Kendimizi hayatın anlamına ilişkin düşünce üretme konusunda yetkin ve sorumlu saymasak da bu mesele hayatımızın merkezinde yer alır.
Ne kadar büyük gibi görünürse görünsün, sevinçlerin bir gün bir şekilde sona ereceği, içimizden geçen/ içinden geçtiğimiz acılardan kaçamayacağımız gerçeğiyle yaşıyoruz. Maruz kaldığımız veya seçtiğimiz bu acı ve sevinçlerin merkezindeki varlık olarak şunu düşünmemek neredeyse imkânsız: Hayatın anlamı nedir veya hayatın gerçekten bir anlamı olması gerekli midir?
İnsanı diğerlerinden ayıran en önemli özellik, akıl. Akıl, yapıp ettiğimiz veya maruz kaldığımız her şeyin sebepleri ve sonuçları olduğunu söylüyor bize. Dolayısıyla olup biten her şeyin bu sebep sonuç ilişkisi bağlamında herhangi bir anlama içkin olduğu yadsınamaz. Hayatın anlamı, bir şekilde deneyimlediğimiz şeylerden bize kalanlar mıdır, yoksa hedeflediğimiz bir oluş hâline doğru yolculuğumuz mudur?
Bu ikisinin birbirinden ayrılması imkânsız görünüyor. Ne var ki maruz kaldığımız veya seçtiğimiz şeylerin sonuçlarını yaşarken insan olmaya dair herhangi bir hedefimiz yoksa, deneyimlerimizden bize ne kalacağını beklemek tatsız olabilir.
Maruz kalmak ve seçmek kavramları, birbirini destekleyen argümanlar değil. Maruz kalmak kaderci bir bakış açısıyla “başarıyla geçilmesi gereken bir sınavı” çağrıştırırken, seçmek, bilincin alt kıvrımlarında saklanan, farkında bile olmadığımız kendimizin tercihlerini işaretliyor. Bu sebeple hayatımızı bunlardan hangisine dayandıracağımız yaşam rotamızı da etkiliyor.
Hayatı bir sınav olarak ele aldığımızda her şey belki daha kolay. Buna göre her şeye kadir olan mutlak güç bizi bizden bile iyi bildiğinden, gelişimimiz için bize kendi sorularını soruyor. Sorulara verdiğimiz cevaplar ölçüsünde başarımız belirleniyor. Bu düşünce cazip gibi görünse de insanın kendi iç dinamiklerinden ve sorumluluktan kaçmayı mümkün kılması bakımından bana biraz sorunlu görünüyor.
Mesela mutsuz bir evlilik sınavının değerlendirilmesinde, konu “taktir-i ilâhiye” bağlanarak huzura erilirken, diğer talipler arasında neden bu eşin tercih edildiğiyle ilgili içsel dinamikler atlanıyor. Değersizlik duygusu içinde olan kişinin, kendisini değersizleştiren bir enerjiye/eşe yönelmesi bireysel bir tercih olmaktan tanrısal bir sınava indirgeniveriyor. Değersizlik duygusu sağaltılmadan başka bir evlilik/ ilişki/ eş tercih edilip sadece adı değişen başka bir değersizleştirici seçeneğe düşüldüğünde “sınavın devam ettiği” kararı veriliyor.
“Ataların dediği gibi, kader değişmez: Ön teker nereye giderse arka teker de oraya gider” sözü halk arasında darb-ı mesel olmuştur.
Halbuki böyle durumlarda, kişinin kendilik algısının değişmemesinden kaynaklanan sonuçtur söz konusu olan.
Temkini elden bırakmamakla birlikte, seçmediğim hiçbir şeyin başıma gelmeyeceğini düşünmek zihinsel ve duygusal olarak daha yakın olduğum bir bakış açısı. Bu yüzden hayatım boyunca yaşadığım gri renkli deneyimlerin sorumluluğunu üstlendim, yaşadıklarım sebebiyle kimsecikleri suçlamadım. Bu, en azından benim için, kendimi geliştiren bir yönelim oldu. Ama bazen iflahımı kesen türde karanlıklara maruz kaldığımda, insanî şiddetin gün görmedik biçimleriyle karşılaştığımda içimden şöyle bir ses yükseliyor: “Bu kadarını da ben seçmiş olamam herhalde!” Eğer bu kadar derin bir karanlığı ve keskin bir acıyı ben seçtiysem, üstesinden gelinmesi çok zor bir tanım ortaya çıkıyor: Mazoşistlik!
Ben bir mazoşist miyim yahu?
Kendimi aşağılamaktan, yaralamaktan ve acı çekmekten bu denli memnun ve mesut isem, bunu bizzat ve kasten seçiyorsam, öyleyim demektir.
Yok, bunu kaldıramayacağım.
Aslında kendimi tanımlara hapsetmeyecek kadar değerli, kıymetli ve sınırsız buluyorum. Tanımlar bana hep sorunlu gelmiştir: Öyle bir tanımlayacaksın ki kendini, tanım bütün özelliklerini kapsadığı gibi senin olmayan hiçbir özelliği içine almayacak. Bunu yapmak kolay mı? Diyelim ki bunu başardık, bu durumda da değişim ve dönüşümün önüne çelik bir hat çekilmiş oluyor. Halbuki değişim ve dönüşüm her varlığın en temel özelliği. Herakletios’dan mülhem şu cümle neredeyse içimize kazındı: Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir… Başka bir deyişle, değişmeyenler sadece ölülerdir (fiziksel değişim hariç).
…
İster kendimiz seçelim ister maruz kalalım, kötülükler ve kötülere karşı tavrımız, duruşumuz nasıl olacak? Nasıl olmalı? Bu soruya dinsel veya ahlaksal bir cevap aramıyorum, içime tam oturan, kendimin kıldığım bir cevap lazım.
Marcus Aurelius Yıldızların Örtüsü Yoktur adlı kitabında (s.13) şöyle diyor: “Gün ışıyıncaya kadar kendi kendine şöyle de: Bugün meraklılarla, vefasızlarla, kaba, kıskanç, bencil insanlarla karşılaşacağım. Bütün bu kötülükler bu insanların başına iyiyi ve kötüyü bilmedikleri için geliyor.” Aurelius’a göre, bilgisizlikleri sebebiyle bu denli kötü olan kişiler insana hiçbir zarar veremez, insanı kendi kötülüklerine dönüştüremez. “Ne ben -benimle aynı zihni, tanrısal bir parçayı paylaştığı için- akrabam olan bu kişilere öfkelenebilirim ne de onlardan nefret edebilirim. Çünkü birbirimize yardım etmek için doğduk biz; tıpkı ayaklar, eller, gözkapakları, iki sıra diş gibi. İşte bu nedenle birbirine karşı davranmak doğaya aykırıdır; birine kızmak, birinden nefret etmek ise kuşkusuz ona karşı davranmaktır.”
Sokrates’ten Aurelius’a uzanan bu düşünce çizgisindeki “bilgi yoksunluğu” kavramını anladığımı söyleyemem. Bu, sezgisel olarak iyiliğin insanın kendiliğine nüfuz etmemesi, başka bir deyişle bahse konu iyiye mesafe veya iyiye yabancılık gibi algılıyorum. Mesela köre mavinin anlatılamaması gibi.
Kendi deneyimlerimde kötülere karşı dinginleşmeyi onların kendilik hâllerine vermekle buldum. Mesela odundan elektrik iletkenliği bekleyemezsin, tıpkı kuştan su diplerine dalmayı bekleyemediğin gibi. Aynen onun gibi kendi çıkarı için yaşamayı ilke hâline getiren insanlardan başkalarının acılarına -bu acıyı onlar verse bile- duyarlı olmalarını beklemek safdillik olsa gerektir.
Hayatıma distopik bir kâbus gibi çöken kişilerden duyarlı olmalarını beklemeyeceğim, bunun için onlara öfkelenmeyeceğim ama kendiliğimin bana dayattığını yapmaya devam edeceğim: Onların karşısına çıkıp “Masumlara zalimlermiş gibi davranmak yanlıştır, bu yanlıştan vazgeçiniz” diye haykıracağım.




















