(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Oluş sancılı bir süreç. Varlığa boy gösteren her şey için bu böyle. Deniz diplerindeki canlılardan dağ yamaçlarındaki kayaların çatlağında varlığa duran nazenin bitkilere kadar her canlı bu zorluktan nasibini alıyor. Ne ki insanın kendi oluş sürecine şahitliği çok daha sancılı. Ne yapsın insancık, serde akıllı ve bilinçli olmak var.
İnsan içinde kaybolduğu karanlıklara, canından can koparan acılara, kâinatı velveleye veren kalp gümbürtülerine daha doğrusu hayatın kendisine ve getirdiklerine dikkatlice baktığında bütün bunların bireysel oluş sürecinin bir parçası olduğunu anlıyor.
Anlamak yol gösterici ve rahatlatıcı bir durum. Kaynağını ve sizi nereye götüreceğini bilemediğiniz bir acıyla gittiğiniz hekim, gövdenizde kesilmesi gereken bir fazlalık olduğunu, biraz acı çekmekle birlikte her şeyin yoluna gireceğini söylediğinde rahatlarsınız. Hekime duyduğunuz güven ne kadar çoksa hissettiğiniz rahatlık o denli büyük olacaktır.
Sonrasını kestirmek zor değil. Sizi felaha erdirecek olan doktorunuzun bütün dediklerine harf harf uyarak huzura yürürsünüz.
Hayat, en büyük öğretmen olarak karşımızda değil; içimizde, kendimizde. Bu öğretmen hiç parmak sallamıyor, sesini yükseltmiyor, bizi tehdit etmiyor. Sessizce bildiğini yapıyor. Ancak hayatı öğrenebilmek için dilini çözmek, buna biraz kafa yormak gerekiyor. Aslında bu öğreniş doğal süreçte gerçekleşen, kendiliğinden olması beklenen bir kazanım. Ne var ki öğrenmeyi etkileyen tarihsel ve kültürel etkiler mevcut. İnsan kendi içine ve doğasına hiç bakmadan dışarıdan gelen telkinlere ve öğretilere göz/gönül diktiğinde, zaman içinde kendine tamamen yabancılaşan biri olup çıkıveriyor.
İnsan, yabancılaşma gibi bir kavramı bilse de kendisindekini fark etmesi zor oluyor. Hayat sessiz ve kararlı adımlarla kendisine düşeni yapıyor. İnsan ise artık kendisini ait hissetmediği bambaşka bir vadide gözünü açtığında, olanları ilkin anlayamıyor. Deyim yerindeyse gözünü açtığı yabanıl bir coğrafya ve ruh ikliminde, bedenine bile ne kadar yabancılaştığını yavaş yavaş fark ediyor.
Bu farkındalık hayattaki en acı karşılaşmalardan biri. Uyanma sürecine adım atan insan aynaya bakamıyor mesela. Kendi gözlerinin söylediğinden, gözlerinin ötesindeki dipsiz kuyuda boğulmaktan korkar mı insan? Belki en çok bundan korkar ve dehşet alır, ilk karşılaşmada bu gerçeğe uyanıveriyor işte.
Bu dehşetle yaşamaya devam edemeyeceği için sepsessiz haykırışlarla “Kendini bil!” diyen hayatı dinlemeye yöneliyor insan. Bu andan sonrası ise doyumsuz. Her an yeni bir uyanış ve doğum içinde doğum.
Adı üstünde doğum… Doğum sancının kendisi olsa da en azından baştaki kadar korkak ve ürkek değildir insan. Çünkü her sancının ardından muhteşem bir meyve vereceğinin veya bir ağırlıktan kurtulacağının farkına varmıştır. Bu anlara uyanan insan, egosunun kıskacında boğulmadan yola devam edebilirse, yollarda kaybola kaybola kendini bulma yolculuğunun tadına varacak ve onu yolundan hiçbir şey döndüremeyecektir.
Bundan daha büyük bir mutluluk olmasa gerektir.
***
Kendi insanlığından bu kadar uzaklaşan iktidar elitlerinin Türkiye toplumunu kahra boğan eylemleri üzerinde düşündüğümde içimi hicran kaplıyor.
Cevapsız kalacağını artık bildiğim sorular yine de içimden yükselmeye devam ediyor. “İnsan nasıl insan olur?” hep sorulagelen ve farklı cevapları olan bir soru. Ancak yine de sorasım var.
İnsan olma hâliyle bağdaşmayan bu insanlık durumuna nasıl ulaşılmıştır?
Bu karanlık fiillerin faillerini birazcık ışığa kavuşturmak için yapılabilecek bir şeyler var mıdır? Varsa nelerdir?
Günümüzün koyu renkli manzaralarında bu sorulara iç ferahlatacak bir cevap alamıyorum etraftan. Özellikle adaletsizlik çukurunda yıllarını devirmiş insanlar, belki de umudun ulaştıracağı hayal kırıklığından korktukları için hep daha derin ve karanlık felaket senaryolarına teslim olmuşlar. Hem de insanı sarsan bir gönüllülükle. Bana sorarsanız bu gönüllülükten daha ürkütücü ve derin bir tehlike olamaz. Çünkü bu, insanın kendi büyüsüne kendisini kapattığı gibi varlığın bünyesindeki iflah olmaz dengeyi de gözden kaçırması demektir.
İnsan varlığı kendinde bir uyanışla aydınlığa doğru yola koyulduğunda, budanıp biçilseler bile ucunu gösteren şafağa engel olmaya hiçbir karanlık güç yetiremeyecektir.
Tıpkı güçlü, kararlı ve kendinde bir enerjiyle yoluna devam eden nazenin bitkilerin önünde yalçın kayaların bile duramayışı gibi.





















