(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
İnsan, duygularıyla insandır. Duygularımız ise -sanıldığı gibi- çoğu kere doğuştan değildir; onlar içine doğduğumuz kültürel arkla tuğla tuğla inşa edilir.
Bu sav ilk çarptığında zihni ve kulağı tırmalayabilir; öyle ya insan olarak sevgi, şefkat, öfke, kıskançlık vb. duygularla donatılmış olarak doğarız. Bu duyguları istemesek de taşırız, gündelik hayatımızda onlarla taşarız.
Bu duygularla doğduğumuz doğru olabilir, fakat bu duyguların hangi sosyal ortamlarda, kime ve nelere karşı uyanacağını da doğuştan mı getiririz?
Hangimiz bayrak sevgisiyle doğar mesela? Kültürel olarak onun kutsallığıyla donatılmasaydık bayrağımızın herhangi bir bez parçasından farkı olur muydu?
İlksel dönemlerde olduğu iddia edildiği gibi, hiç mülkiyet olmasaydı zenginlikten, fakirlikten ve bunların doğurduğu gıpta, haset, kıskançlık gibi duygulardan söz edebilir miydik?
Poligaminin yüceltildiği, tek eşliliğin hakir görüldüğü bir kültürde yetişseydik, ‘başkası bize tercih edildi’ diye aşağılık duygularından çatlar, görünmeyelim ve bilinmeyelim diye saklanacak delik arar mıydık?
Dahası var: Toplamda iki ayaklı faniler eşit olsaydı, yöneten/ yönetilen, ayak/baş gibi farklılıklara gözümüz, gönlümüz, algılarımız kapalı olsaydı herhangi bir insandan korkar mıydık?
Konuşursam, itiraz edersem, kurallarına karşı çıkar gibi olursam, onu sevmez gibi görünürsem -hafizenallah- hayatım kayar, kayar da bir daha ayakta duracak düz bir zemin bulamam diye korkudan kendimizden geçer miydik?
…
Korkmayı veya korkar gibi davranmayı, sevmeyi veya sever gibi davranmayı, saygı göstermeyi veya gösterir gibi olmayı hep öğrendik. Farklı endişeler, kaygılar veya ulaşmak istediğimiz ikbal hırslarıyla çok iyi öğrendik bu hâllere bürünmeyi.
Öyle ki, sahnede rol yaptığımızı bazen kendimiz bile unuttuk. Bu durum, belki de role kendimizi aşırı kaptırdığımızdandır. Eğer böyleyse çok iyi oyuncuyuz demektir.
Halk olarak tiyatro sınavını geçmiş olabiliriz.
Bazı durumlarda, halk olarak tiyatro oyunculuğunun zirvesine çıktığımız karanlık anlarda, ortaya aniden bir ışık saçılır. Öğretileri tersine çeviren, üstelik tersten öğrenmeyi su gibi içmiş, dahası oyuncu olduğunun tam farkında birinden yayılır bu ışık.
Bütün kralların çıplak olduğu, bu çıplaklıktan kimsenin utanmadığı, hatta fazla can sıkıyor diye utanmanın sözlüklerden çıkarıldığı bir sahneye Deniz’ler çağlar.
Dediğim gibi, bu sahnede pek çok şey tersine çevrilmiştir; ağaç kökleri göklere dikilmiş, yağmurlar yerden fışkırmış, güneşten Deniz’lerin süzüldüğü bir çarpıklıktır bu.
Distopyaya meydan okuyan, ‘meydan okuma öyle değil, böyle olur! diyen post modern ötesi bir tiyatro sahnesinden seslenen…
Adını hep birlikte koyacağız, var mı önerisi olan?























