(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
İnsan, duygularıyla insan. Hayatımızın temel dinamiğinde yer alan duygular, o çok öğündüğümüz aklın bile önüne geçer çoğu zaman. Akıl sayesinde kendimizi tanrısal bir mevkiye layık görsek de çoğu zaman akıl, kendiliğimizin bir parçası olan duygularımızın üstesinden gelmeye yetmez.
Böyle bir başlangıçtan sonra yazarın yolunun aşka düşeceği öngörülebilir. Öyle ya, bir akıl yitimi olan aşk nedeniyle yaşanan acılar ve uğruna kaybedilenler insanlık tarihinde hep taze ve ilgi çekici olmuştur. Aşka dair kalp sızlatan her hikâye -sanatın hangi dalının konusu olursa olsun- baş göz üstünedir. Üstelik aşk, çoğu zaman diğerleri tarafından anlayışla karşılanan ve hoş görülendir. “Ne yapayım, âşık oldum.” diyen birinin kabahat ve kusurları affedilmeyi peşinen hak eder. Aşk duygusu karşısındaki çaresizlik deneyimleri, en katı kalplilerce bile anlayışla karşılanır.
Fakat bugün aşktan değil, korkudan söz edeceğim. Aşk gibi kutsanan bir duygunun yanında korku, adeta üvey evlat gibidir. Aşk uğruna yaşanan hezimetler hep insanî sayılıp hoş görülürken, korku yoluna yapıp edilenler hor görülür. Halbuki hepi topu korku da bir duygudur, insana dair ve insanca.
Spinoza’ya göre korku, kuşkulu bir olayın imgesinden doğan istikrarsız bir kederdir. Kuşkuyu ortadan kaldırdığınızda korku çaresizliğe dönüşür. Başka bir ifadeyle, insanın içinde mekân tutarak bütün ahaliyi kontrol etme yetisini ve hakkını kazanır.
Bundan sonra insanın özgür eylemlerinden ve dahi düşüncesinden söz etmek pek mümkün görülmez. Çünkü korku duyduğumuz imgelemin gerçekleşmesi hâlinde bizim için yaşanması ve kaldırılması imkânsız şeyler söz konusudur ve bunu yaşamaya ne gönlümüz ne cesaretimiz vardır.
Konuyu ülke gündeminden örneklendirirsek meramımız daha kolay anlaşılabilir. Mesela dün beyaz renkli olan birine veya birilerine bugün siyah renklilik atfedildiğini ve bundan dolayı siyah renklilerin benzeri görülmedik muamelelere maruz bırakıldığını düşünelim. Olanların şahitleri bakımından burada ikircikli konular vardır:
-Mutlak beyazlık bir gecede mutlak siyahlığa büründüyse, bu ortamda herkes için her şey mümkündür.
Mesela kuzular kurda, solucanlar vampire, melekler şeytana dönüşebilir. Akıl bunun ontolojik olarak mümkün olmadığını dayatsa da aklı bir kenara koy şimdi; olur mu olur.
-Bir sabah kalktığınızda alnınıza yapıştırılmış “siyah” bir etiket bulur ve bu etiketle hayatın bütün kategorilerinden kovulursanız ne olur?
Yahu bizim hayatımızda siyah, sadece manzaramızı tamamlayan bir renk hükmündedir, hep öyle olmuştur. Şimdi nerden çıkarıyorsun etiket metiket gibi tehlikeli lafızları?
Yine de temkinli olmak lazım; ne olur ne olmaz. İşimizi garantiye alalım ve renk hükümdarından başkasının rengine de sesine de uzak duralım… Çoluk var çocuk var, iş var güç var… Yollarına baş koyduğum aile fertlerimi bir gün ansızın zifiri karanlıkta bulmak var.
Bu manzara ülkemizin son on yılına damga vuran toplumsal gerçekliğimiz. Yurttaşlar olarak her geçen yıl katmerlenen bir korku sarmalında şekillenmeye devam ediyoruz. Hücrelerimize mekân tutmuş yoğun bir korkuyla, ötekilerin karşısında hep poz vermek zorunda hissettik.
***
Korku insana dair bir duygu, tıpkı aşk ve öteki duygular gibi. Bunu nasıl reddedebiliriz? Ne var ki hayat boyu poz vererek yaşamaktan bıkmak da insani. Gülme taklidi yaparken insanın çenesi ve yanak kasları felç olur yahu. Sultanın kurallarına mutlak itaat eden yurttaş taklidi yaparken, gün gelir aynada gördüğü yüzü tanıyamaz olur insan.
İnsan dedik mi akan sular duruyor işte, her şey bize dair ve bizden nüksediyor. Şimdi duygu ve düşüncelerimiz toplumdan içimize akıp bizi mi şekillendiriyor, yoksa bizden tezahür edenler toplumu mu şekillendiriyor diyalektiğine girmeye gerek yok. Bu karşılıklılık ilişkisinde derinlere dalmaya gerek yok, formül açık: Bireysel benlikler olarak biz neysek toplum da o işte. Hepi topu bu kadarız. Ezişik büzüşük. Aynalardaki aksine yabancı.
Fakat klavyeden parmağımı daha çekmeden, henüz ölmeyen vicdanımdan bir tazyik yayılıyor; ezişik büzüşük olmayı, aynadaki aksime yabancılaşmayı ve yüce sultanın yapıp ettiği her şeye rıza göstermeyi reddeden. Buna kulak vermem lazım. Sonuçta insana dair olandan söz ediyorsak, içimden fışkırıp duran duygu ormandaki ağaçlara has bir itki olamaz, değil mi?





















