(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
“Bu kadar da olmaz” dediğimiz her şey oldu, olmaya da devam ediyor.
Siyasal İslâmcı aktörlerin din dışı bütün eylemlerini dindarlık söylemleriyle topluma sunmadaki becerileri ortada. Adaletsizliğin dibine vuran bir hukuk sistemi, toplumun yüzde sekseninin güvenini kaybetti. Buna rağmen, hepimizi şaşkına çeviren bir özgüvenle güç sahipleri ve destekçileri bildiklerini yapmaya devam ediyor.
Adaletle bağdaşmayan uygulamaları dinsellikle bağdaştırmanın imkânsızlığı açıktır.
Belki de duygusal bir tepkisellikle, “Siz nasıl Müslümansınız, nasıl dindarsınız?” mealindeki sorular, adaletsizliği açıkça destekleyenlere hep soruldu; ancak tatmin edici bir yanıt alınamadı.
Bu tür soruları soranlar da, tıpkı dış güçler tarafından tahrik edilen ve kullanılan muhalifler gibi, karşıt kutupta konumlandırıldı ve “düzen bozucu” ilan edildi.
Bütün bu olanların yanında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’e karşı sergilenen tavır aslında çok da şaşırtıcı değil.
1980’lerde güçlü bir mücadele alanında var olmayı başaran siyasal İslâm’ın temel savı, adil, demokratik ve refah içinde bir ülke yaratmaktı. Bu savın ideolojik kökenleri, İslâm dininin kuralları ile dinin en mükemmel şekilde yaşandığı kabul edilen Asr-ı Saadet dönemi ve buna ilişkin oluşturulan yeni bir kurguydu. Kurguydu diyorum, çünkü o dönemlere dair anlatıların gerçek olup olmadığına ilişkin bilimsel yetkinliğim yok.
Asr-ı Saadet hayali, İslâm ideolojisinin düşünsel kökeninde yer almaktaydı; takipçilerin mücadele ruhuna heyecan katmakta ve onu körüklemekte oldukça işlevseldi.
1980 Türkiye’sinde İslâm’ın bayraktarlığını yapma misyonunu üstlenen siyasal İslâmcı hareketler ve takipçileri, “üniversite öğrencisi kızların tesettür sorunu” nedeniyle toplumun pek çok kesimi tarafından desteklendi.
Her hâl ve durumda, gönül verdikleri dinin kurallarına uymak için okullarını, mesleklerini, bu bağlamda geleceklerini feda eden İslâmcı kadınların Asr-ı Saadet tahayyülü ise çabuk yıkıldı.
Bu yıkımın temel sebebi, kamusal alandaki mücadele pratiklerinde yanlarında olan ve onları destekleyen erkek yoldaşlarının, mahrem alandaki geleneksel eril yüzleriyle karşılaşmalarıydı.
Bu kadınlar, kutsal dekorlarla süsledikleri aile yaşantısının bekledikleri gibi çıkmadığını gördükten sonra tam bir hayal kırıklığı yaşadılar. Bu yıkımdan sonra gücü yeten boşandı; yarım kalan yüksek eğitimini tamamladı ve çalışma hayatına başladı. Yeni bir başlangıca güç getiremeyen kadınlar ise hiç hayal etmedikleri bir hicranla yaşamaya devam ettiler.
Yıllar sonra gelen AKP iktidarının sağladığı geniş nimetler bu kadınların hicranını söndürmese de dönüştürdü. Güç, çoğu zaman gönül yarasına da merhemdir ne de olsa.
Şimdilerde bu aile prototipinin ürünü olan “Altın Nesil” ile karşı karşıyayız.
İslâm ahlâkıyla donanmış olmak bakımından “suç” kabul edilen bütün eylemlere mesafeli, topluma ışık olması beklenen, “yüz aydınlığı” gençler yani.
Ortalığa saçılan pudra şekeri anlatılarına, dilimizin dönmediği paralarla sürdürülen hızlı ve parıltılı yaşantıya, diploma skandallarına temas etmeyeceğim.
İslâm ideologlarının Atatürk’e ve Cumhuriyet idaresine karşı düşmanlıklarının Altın Nesil’e çok iyi zerk edildiği ortada. Bunu anlamak için 10 Kasım’da koparılan gürültüye kulak vermek yeterli.
Siyasal İslâmcı hareketin çok yüzlülüğü bilinse de, insan söylem ve eylemlerinde bir iç tutarlılık aramaktan kendini alamıyor.
Ülkemizin yalnızca iki şehrindeki camilerde bu ülkenin kurucu lideri için okunacak bir duanın, İslâm Peygamberi için yazılmış bir şiir atmosferinde kurucu liderin anılmasının kime ne zararı olabilir? Veya yoluna baş koyduklarını iddia ettikleri İslâm dininin hangi kuralı çiğnenmiş olabilir?
Benim görevim sosyolojik bir analizde “aslında dinin ne olduğunu” anlatmak ve açıklamak değildir. Haydi bir kereliğine sosyolog gibi düşünmeyelim ve soralım:
İslâm dininde, Peygamberimiz için yazılan bir şiiri okuyarak Mustafa Kemal Atatürk için de dua edilmesinin dinsel olarak ne gibi bir sakıncası olabilir?
Koparılan kıyamette asıl meselenin dinsel hassasiyet olmadığı açıktır.
İslâm dininin evrensellik ve zamansızlık iddiaları göz önünde tutulduğunda, İslâm’ın günümüze hitap edebilecek bir esnekliğe ve kavrayışa sahip olması beklenir. Yedinci asırdan bu yana sevgi, hoşgörü ve merhamet ekseninde kendisini sunan bir dinin takipçilerinin bu denli kronik bir düşmanlıkla davranmaları dinsellikle açıklanabilir mi?
Gücün, ona sahip olanların duygu ve düşünce dünyasını toplumsal gerçekliğe kapatma gibi bir etkisi var. Toplumun hemen her kategorisinde yasallık gözetilmeksizin at koşturmak, muhataplarına kendisini hunharca dayatmak bu etkinin göstergelerinden bazıları.
Bence asıl önemli gösterge, bu aktörlerin yapıp ettiklerinin kendi bindikleri dalı kestiklerini hiç fark etmemeleri.
Böyle olmasaydı, kolektif bilinçte her geçen gün katlanarak çoğalan ve güçlenen Atatürk sevgisinin ve ilkelerine bağlılığın farkına varırlardı.























