(The Turkish Post) – KEMAL ALBAYRAK
İktidar, “çözüm süreci” diyerek yürüttüğü politikada açık konuşmuyor. “Genel af”, “PKK’ya af” ya da “emre göre af” demiyor; bunun yerine “barış süreci”, “münfesih” gibi kavramların arkasına sığınıyor. Toplumun tepkisinden çekinildiği için mesele açıkça ifade edilmiyor. Kendi tabanınızın bile bilmediği konular var; bunlar kamuoyundan gizleniyor.
Eğer böyle bir politika izleniyorsa, bunu açıkça söyleyin. Milletin gerçekleri bilmeye hakkı vardır. Kandil’in farklı açıklamaları olsa da, kamuoyuna yansıyan görüntüler ve tartışmalar üzerinden farklı bir algı oluşturuluyor. Bu konuların şeffaf biçimde konuşulması gerekir.
Müzakere kültürü ortadan kaldırıldı. TBMM’nin bile birçok gelişmeden habersiz olduğu görülüyor. KHK mağdurları, hakkında suç bulunmayan, liyakat sahibi insanlar ise gündeme alınmıyor. Bir dönem “Bunların suçu yok, bu bizim idari tasarrufumuzdur.” denilmişti. Bugün ise bu mesele hâlâ çözümsüz bırakılıyor.
Dış baskılar söz konusu olduğunda çok hızlı adımlar atılabiliyor. Rahip Brunson örneğinde olduğu gibi, dışarıdan gelen talepler kısa sürede yerine getirilebiliyor. Dün terör listesinde yer alan isimlerin bugün devlet başkanı olarak kabul edilmesi de dikkat çekicidir. Buna rağmen Türkiye’nin uluslararası itibarı güçlenmiyor.
İktidarın geleceğe ilişkin en büyük kaygısı, kendi siyasi geleceği gibi görünüyor. Taht kavgası gizlenmeye çalışılsa da hissediliyor. Asıl korkuyu ise suç işlediğini düşünenler yaşıyor. “Bu iktidar giderse ne olur?” endişesiyle baskılar giderek artıyor.
Her sabah yeni bir operasyon, yeni bir soruşturma gündeme geliyor. Sanatçıdan gazeteciye, akademisyenden düşünce insanına kadar farklı kesimlere yönelik baskılar artıyor. Muhalif olan herkes potansiyel tehdit olarak görülüyor. Oysa sırlar gizlenerek, keyfî uygulamalarla bir ülke yönetilemez.
Hukukun üstünlüğünden uzaklaşıldığında devlet düzeni de zarar görür. Yazık oldu güzelim ülkeye. Siyasi gücü olanlar korunurken, mağdurlar adalete ulaşamıyor. Kurumlar işlevini kaybediyor, liyakat yerine sadakat tercih ediliyor.
Denetim ve teftiş mekanizmaları etkisiz hâle gelmiş durumda. “Önce işlem yap, delil sonra gelir.” anlayışı hukuk devletiyle bağdaşmaz. Kayyum uygulamaları, butlan tartışmaları, baskılar ve devlet imkânlarıyla muhalefeti susturma çabaları adalet duygusunu zedeliyor.
Rövanş duygusunu doğru bulmam. Ancak bugün yapılanların, yarın iktidar değiştiğinde aynı şekilde size uygulanması hâlinde ne hissedeceğinizi hiç düşünüyor musunuz? Güce güvenmek yerine adalete güvenmek gerekir. Çünkü “yaşattığını yaşarsın” sözü, siyasette de geçerlidir.
Bu düzen böyle gitmez. Hukuk devleti keyfî yönetim değildir. Türkiye’nin uluslararası konumu, ekonomik bağımsızlığı ve demokratik itibarı yeniden güçlendirilmelidir. Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin siyasi bağımsızlığını koruması da zordur.
Muhalefet de iktidarın belirlediği gündemin peşinden gitmemelidir. İç tartışmaları bir kenara bırakıp toplumun gerçek sorunlarına odaklanmalıdır.
Pazar yerlerini gezmek, vatandaşın yaşadığı ekonomik sıkıntıları yerinde görmek açısından mitinglerden daha etkili olabilir. Emeklinin, işçinin, gencin ve dar gelirlinin yaşadığı sorunlar en açık şekilde pazarlarda görülmektedir. Bir ay boyunca sadece pazarları dolaşsalar, toplumun gerçek gündemini daha iyi anlayacaklardır.
Siyasette hazine yardımları da yeniden tartışılmalıdır. Devletin kaynaklarıyla siyaset yapılırken, bunun yükünü vergi veren vatandaş taşımaktadır. Harcayan iktidar, borcu ödeyen ise halk olmaktadır. Bu durum adalet duygusunu zedelemektedir.
Muhalefet, Meclis’teki tartışmaların ötesine geçerek halkın arasına daha fazla çıkmalıdır. Asıl gündem, vatandaşın geçim derdi, hukuk, adalet ve özgürlükler olmalıdır. Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey de budur.























