(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
“Asıl kaybeden, sınavı kazanamayan çocuk değildir; bir çocuğun kendine olan inancını kaybetmesine seyirci kalan yetişkinlerdir.”
Temmuz ayının sıcak bir sabahı… Milyonlarca evde aynı ekran başında heyecanlı bir duruş. Parmaklar titreyerek bir numara ve birkaç saniye sonra çıkan puanlar beliriyor.
Küçücük sayı, ne yazık ki birçok evde bir çocuğun kişiliğinin yerine geçiyor.
O gün televizyonlar yine aynı çocukları gösteriyor. Tam puan alanlar… Türkiye derecesi yapanlar… Kameralara gülümseyen aileler… “Başarımın sırrı…” diye başlayan röportajlar… Hak edilmiş her başarı elbette alkışlanmalıdır. Ancak her alkışın gölgesinde kalan bir sessizlik vardır. Kimse o sessizliği haber yapmaz. Kimse odasının kapısını içeriden kilitleyen çocuğu göstermez. Kimse sonuç ekranını kapatıp saatlerce tavana bakan gencin hikâyesini anlatmaz. Kimse sofraya inmeyen, arkadaşlarının telefonlarını açmayan, sosyal medyadan kaybolan çocukları konuşmaz.
Oysa eğitim, tam da onların hikâyesinin başladığı yerde anlam kazanır.
Yirmi yılı aşkın eğitim hayatım boyunca binlerce öğrenciyle aynı masaya oturdum. Kimi Türkiye derecesi yaptı. Kimi hayalini kurduğu liseye, üniversiteye yerleşti. Ama itiraf etmeliyim ki beni yetiştiren öğrenciler, en başarılı olanlar değildi. Beni asıl yetiştirenler, kendilerini başarısız zanneden çocuklardı. Çünkü insan, bir çocuğun kırılan umutlarına dokunmadan eğitimin ne olduğunu tam olarak öğrenemiyor. Bugün hâlâ zihnimden silinmeyen bir gün var. Sonuçların açıklanmasının ertesi sabahı…
Kapım yavaşça çalındı. İçeri önce bir anne girdi. Arkasından, omuzları çökmüş, gözleri uykusuzluktan kızarmış bir delikanlı… Annenin yüzünde günlerdir dinmeyen bir yorgunluk belirtisi. Oturur oturmaz sesi titredi. “Hocam…” dedi. “Biz puanı konuşmaya gelmedik.” Sonra sustu. Sadece sustu… Bazen insanın söyleyemediğini gözyaşları anlatır. Çocuk ise başını hiç kaldırmadan sandalyenin kenarına ilişmişti. Odada öyle ağır bir sessizlik vardı ki, nefes almaların yorgunluğu bile duyuluyordu. Bir süre bekledim. Sonra sadece şunu sordum: “Canın en çok neye acıyor?” Uzun süre cevap vermedi. Parmakları birbirine kenetlenmişti. Dudakları titriyordu. Ve sonunda öyle bir cümle kurdu ki… Bugün bile her sonuç açıklanma döneminde kulaklarımda yankılanır.
“Hocam… Ben sınavı kaybetmedim.
Galiba ailemin gözündeki yerimi kaybettim.”
O an zaman durmuştu. Annesi irkilerek oğluna döndü. “Ne demek istiyorsun?” diye fısıldadı. Genç, gözlerini ilk kez annesine çevirdi.
“Son üç gündür bana kimse sarılmadı.”
“Babam yüzüme bakmıyor.”
“Annem konuşurken bile eskisi gibi seslenmiyor.”
“Demek ki ben, sadece başarılı olduğum zaman değerliymişim.”
İnanın… Meslek hayatım boyunca yüzlerce akademik rapor okudum. Sayısız başarı grafiği inceledim. Ama hiçbir bilimsel veri, o cümle kadar sarsmadı beni. Çünkü o gün odada başarısız olmuş bir öğrenci yoktu. Sevilmeye layık olmadığını düşünmeye başlamış bir çocuk vardı. İşte eğitim adına en büyük tehlike budur. Çocuklar düşük puan yüzünden yıkılmaz. Onları yıkan, puandan sonra değişen bakışlardır.
Biz yetişkinler çoğu zaman fark etmiyoruz. Bir sınav sonucunu konuştuğumuzu zannediyoruz. Oysa çocuk bambaşka bir şey duyuyor. Biz; “Bu sene olmadı.” diyoruz. O ise; “Ben olmadım.” diye anlıyor. İşte bütün kırılma burada başlıyor. Çocuk, matematikte yanlış yaptığı soruları değil; kendisi hakkında yanlış kurduğu cümleleri ezberliyor:
“Yetersizim.” “Annemi babamı hayal kırıklığına uğrattım.” “Arkadaşlarım benden daha değerli.” “Ben başaramayan biriyim.”
Sonra bu cümleler büyüyor. Önce özgüveni eksiltiyor. Sonra cesareti… Sonra hayalleri… En sonunda da kendisini…
Bir eğitim koçu olarak yıllardır aynı gerçeği görüyorum. Başarılı öğrenciler bilgiyle, sevgiyle büyüyor. Ama hayal kırıklığı yaşayan öğrenciler, yalnızca sevgiyle ayağa kalkabiliyor. “Biz yine senin yanındayız.” “Sana olan sevgimiz eksilmedi.” “Bir sınav seni tarif etmeye yetmez.”
Bu cümleler, bazen bir yıllık hazırlıktan daha güçlüdür. Çünkü insan önce kalbiyle ayağa kalkar. Sonra aklı çalışmaya başlar.
Sevgili öğretmen… Belki sınıfındaki en sessiz öğrenci, en çok desteğe ihtiyacı olan çocuktur. Belki kimseye belli etmiyor. Belki gülümsüyor. Belki “İyiyim.” diyor. Ama içinde koca bir dünya yıkılmış olabilir. Onun omzuna koyacağınız bir el… Kuracağınız tek bir cümle… Yıllar sonra bile unutulmayacaktır.
Sevgili anne, sevgili baba… Çocuğunuz sizden mükemmel olmanızı beklemiyor. Sadece sonuç ne olursa olsun aynı sıcaklıkla sarılmanızı beklediğini unutmayın. Çünkü çocuk için başarı, kazandığı okul değildir. Başarı, eve döndüğünde hâlâ sevildiğini hissedebilmektir. Unutmayın… Hayatta birçok sınav tekrar edilir. Ama çocukluk yalnızca bir kez yaşanır. Ve o yıllarda kalbe düşen her söz, ömür boyu insanın içinde yankılanır. Bugün istediği okulu kazanamayan bir çocuk, yarın çok başarılı bir doktor, mühendis, öğretmen, sanatçı ya da bilim insanı olabilir. Ama bugün kendisini değersiz hisseden bir çocuğun yeniden kendine inanması bazen yıllar alır. Bu yüzden gelin… Sonuç listelerini değil, çocukların yüzünü okuyalım. Puanları değil, umutları koruyalım. Dereceleri değil, emekleri konuşalım. Çünkü eğitim, yalnızca zirveye çıkanları alkışlama sanatı değildir.
Eğitim; düştüğünde elinden tuttuğun çocuğun, yıllar sonra yeniden yürüyebildiğini görebilme sabrıdır.
Ve unutmayalım…
Bir gün çocuklar sınav sonuçlarını unutacaklar; ama sonuçların açıklandığı gün, gözlerinin içine nasıl baktığımızı asla unutmayacaklar.
Çocuklar, hayatın bizlere en güzel armağanıdır. Gözlerinde kendimizi keşfetmenin haklı gururunu yaşarken, kalplerine kendilerince bize ayrılmış renklerle yaşam olalım…























