(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Eskiden, henüz lise öğrencisiyken, kalbime dokunan cümleleri not ettiğim, sonra dönüp dönüp okuduğum çizgili bir defterim vardı. O deftere kaydettiğim bir cümle, defter kaybolduktan sonra bile zihnimde çakılı kaldı: “Herkes dünyayı ve başkalarını değiştirme gayretinde. Kendisini değiştirmeye çalışanlar ise çok az.”
İnsanın içine ayna tutan, bu hâlin kıymetini anlatan bu cümle benim için vazgeçilmez bir ilkeye dönüştü. Ayna hâlâ elimde, ancak aynada yansıyanların gerçekliğiyle ilgili şüphelerim var. Bu yazıda o şüphelere sadece işaret edeceğim.
Değiştirme yönelimi -değiştirilmek istenen durum ve özellikler her ne olursa olsun- bir farkındalık sonrasında gelişiyor. Dünyayı veya başkalarını değiştirmeye yönelmek bazı öncülleri gerektiriyor. Öncelikle insan olmaya dair ideal bir prototipte karar kılmış olmak lazım. Sonrasında ise bu ideal tipi -en azından başkalarına anlatacak, onlarda inandırıcılık sağlayacak kadar- kendiliğinin parçası kılmak şart. Bu ikisi bir araya geldiğinde veya geldiğine dair düşünceye ulaşıldığında ötekileri değiştirmeye yönelik eylemler ortaya çıkıyor.
Kendisini değiştirme yönelimi ise başka bir farkındalık deneyiminin ürünü. Bu durumda da kişi, olunması gereken bir durum tespiti yapıyor. Bu tespit farklı şekillerde ulaşılan ve ilke olarak kabul edilen bilgiler bağlamında gerçekleşiyor. İnsanın zihin dünyasında kabul gören, hatta kendisini dayatan bu bilgi insanın mevcut hâline uymadığında değişim arzusu, isteği, yönelimi tetikleniyor. “Bilgi” dedim ama, kişinin imlediği bilgi bir hâle ait etki de olabilir. İnsan birinin atmosferindeyken kendisini en iyi hâlinde hisseder ve o hâli o kişinin özellikleriyle temellendirebilir. Dolayısıyla o hâle kaynaklık eden her şey, “bilgi” kategorisinde yer alıyor. Hâsılı, kendisini değiştirme yönelimi kendinde daha iyiye ulaşma arzusuyla ortaya çıkıyor.
Başkalarını veya kendisini değiştirmeye yönelme belli düzeyde farkındalık gerektirse de değiştirici aktörün rolleri ve kendisini yeniden inşa süreci farklı gelişiyor. Hem kendisini hem başkalarını değiştirmeye yönelen kişi iyiye ulaşmayı hedefliyor. Hedefliyor, ancak burada önemli nüans farklılıkları var. İlkinin iyiliği, kendisi için hedeflediği amaca ulaşıp ulaşmamasına, ikincisinin iyiliği ise belirlenen hedefe başkalarının ulaşıp ulaşmamasına bağlı. Buradaki tatmin, ötekileri kötüden iyiye ulaştırma misyonunu üstlenmenin verdiği bir kahramanlık duygusunda da köklenebilir. Kahramanlık duygusu ise çoğunlukla gizildir; alttan alta akan leziz bir nehir gibi bünyeyi, daha başka bir ifadeyle egoyu besler.
Bu kısa değerlendirmeden sonra ortaya çıkan asıl soru bence şudur? Kişinin kendisinde veya ötekilerde değişim gerektiğine dair karar nasıl alınmıştır? Buna yönelik doğru/yanlış, iyi/kötü nasıl belirlenmiştir, bunları kim belirlemiştir?
Bu soruya farklı dönemlerde verilen cevaplar farklı kavramlarla ifade edilse de aynı noktada birleşiyor. İbn-i Haldun, Weber, Foucault, Bourdieu, Spinoza konuyla ilgili ilk akla gelen isimler. Hepsine göre -tonlamaları, vurguları ve kavramları farklı olsa da- insan, zannettiği gibi özgür değildir. İnsanın kendi eylemlerini belirleme konusunda iddia ettiği özgürlük farazi bir durumdur, çünkü kendi iradesine ve isteğine atfettiği hâller, durumlar ve bunlara ilişkin kararlar da içine doğduğu, bütün hücreleriyle emdiği kültürün ürünü ve inşasıdır. Her coğrafyanın kendine özgü bir kültür bağlamında temayüz ettiği düşünüldüğünde, bahse konu etik kavramların renk ve ton farklılığı kendiliğinden ortaya çıkar. Coğrafyanın kader olmaklığına ilişkin ifade ne kadar can yakıcı olsa da inkâr edilemeyecek kadar açık görünüyor.
Bu tespitten sonra kendisini dayatan başka bir soru: Değişen kim, değiştiren kim?
İnsanın içine doğduğu kültür ile karşılıklılık ilişkisinin önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Alt metni kendi coğrafyasında yazılmış olsa da insan, başka ile karşılaştığında başkadan etkileniyor. Başka’nın onun ruhuna üflediği her neyse, insan kendisini kendisinde olmayan bir hâle uyandıran bilgi, oluş veya duruma ulaşmak arzusuyla değişime yöneliyor. Bu yönelimde özsel ve bütünsel bir değişme olmasa da -en azından- renklerin birbirine teması ve karışması söz konusu. Ana renkler üzerine değen, ona başkaya dair bir hâl veren farklı renklerle buluşma.
İnsanın kişisel tarihindeki inşa o kadar güçlü ki, bu buluşma, farklı bir musikinin rüzgârına kapılıp ondan haz almaktan öte gidemiyor. Kişinin bu hazla kucaklaşması ve onu hayatının bir parçası kılması zaman alıyor. Bu zaman zarfında ise haneye, mahalleye, topluma yeni doğanlar katılıyor. Kişinin, kendi ile başka arasında savrulduğu bu süreçte atmosfer artık değişmiş ve ortama doğan yeni kişiler başka bir sosyal gerçeklikle karşılaşmış oluyor.
Buradaki anahtar kavram, sanırım farklılaşma. Bu farklılaşmadaki farklılık, kuşak çatışması gibi sert bir kavramla ifade edilmiyor artık. Çünkü iletişim araçlarının fütursuzca bünyemize soktuğu başka’lar, eskide köklenenlere de çarpıyor ve onları da etkilemeye devam ediyor. Bu yüzden anne ile kızın, baba ile oğulun değişip dönüşmesi, bir çatışma sertliğinde olmuyor artık.
Bunun en bariz göstergelerini, kendisini “dindar bir Müslüman” olarak tanımlayan muhafazakâr kitlede görüyoruz. Bu, çok daha kapsamlı alan araştırmalarının ve analizlerin konusu olduğu için burada temas etmiyorum.
Bu yazıda, hayatın anlamının peşine düşüp henüz anlamın ne olduğunu anlayamayan biri olarak, kendiliğimizle aramızdaki mesafeye işaret etmek istedim. Fakat dönüp geldiğim bu noktada, kendi başına bir kendiliğimin olup olmadığı sorusu beni bekliyordu. Bu soruya verecek kesin cevabım yok, ancak -insanlardan yerdeki otlara, gökteki yıldızlardan hücrelerimize kadar- bütün varlıkların kendi şahsına münhasır bir teklik içinde var olduğunu düşünüyorum. Bu düşünce beyanıyla önemli bir cevap vermiş oluyorum.























