(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Bazen kendimi “sanki kalemle doğmuşum” derken buluyorum. Bu cümle yazıyla tanışıklığımın kökenini anlatmak için kurulmuş olamaz, bunu yeni fark ediyorum.
Söz söyleme ihtiyacının, üstelik sözlerimizi yazarak başka zihinlere, hatta bedenlere ulaştırma ihtiyacının altında yatan sebep nedir?
Bir yap boz tahtasının önünde kendi yıkıntılarımızdan yeni bir insan yaratmanın peşine düşmüşken, ‘söz’ bunun neresinde?
Kendi sözümü söyleme ihtiyacı, kendimi inşa ve kabul görme ihtiyacından bağımsız olabilir mi?
Kendi sözüm var mı, varsa hangisi? Bundan şüphe duymak gerektiğini savunuyorum, çünkü bütün sözler bizden önce söylenmiş. Söz, öğrenilen ve kendimizin kılınan bir şey olmalı.
Öyleyse öğrendiğim ve edindiğim şeylerin benim olması, benim kokuma, edama, tarzıma bürünmesi için ne gerekir? Ya da başkasından öğrendiğim şeyleri benim kılmak gerçekten mümkün mü?
“Düşün düşün yoktur işin” veya “bu kadar derinlere dalma, kaybolursun” diyerek düşünceyi alaya alan ataların haklılık payı olabilir mi?
Atalara hak vermeyi pek sevmiyorum ama ya haklılarsa. Çünkü bu söz kurma meselesini deştikçe iyice zavallılaştığımı görüyor ve bundan pek hazzetmiyorum.
Sesli veya yazılı düşünerek yol bulabiliriz belki: Söz, sadece duygu ve düşüncelerimizden değil, bedenimizden de taşar. Söz, sadece duygu ve düşüncelerimize değil, bedenimize de ulaşır. İçimizi maviliklere boyayan bir söz öbeği bedenimizi de çiçeklendirir. Birilerinin zihninden fırlamış sözlerle kara deliklere gireriz, hafakan sadece zihinde yaşanmaz.
Sözü söyleyenin amacı beni maviliklere boğmak veya kara deliklere atmak mıdır? Burada durmak lazım; çünkü sözü, söyleyenin niyetinden bağımsız algılarız. Söz ağızdan çıktıktan sonra onu söyleyenden bağımsız olarak renk alır artık. Olan olmuştur.
Peki söz söylerken benim niyetim nedir? Kendi tarihimi başkalarının dizdiği harflerle doldurmaya ne gerek var(dı)?
Öyle değil işte. Harfleri içinde bir nevi büyü barındıran tuğlalar olarak düşündüğümüzde, inşaat ustasına göre şekil alıyor onlar.
Söz söyleme sancısı, büyülü binalar yapma veya başkalarının yaptıklarını yıkma arzusundan mı doğuyor o hâlde? Birilerinin zihnine ve bedenine çöreklenmek, ruhumdan üflediğim cümlelerimle oralarda bir yer bulmak için mi?
Bütün mesele bu mu yahu? Belki de bütün mesele bu; tanınmak ve kabul görmek arzusu.
Peki bunda kendini bu kadar kötü hissedecek ne var? Koskoca filozof bin yıllar öncesinde noktayı koymuş zaten, sana/bana ne oluyor? “İnsan kabul görmek için yaşar” demiş Aristoteles.
Hepi topu kabul görmek için yaşıyorsak bu yaşamak işi de sakat. Çünkü kabul görmek için didindiğimiz insan varlıkları artık pek hoşlandığım bir tür değil gibi. (Böyle desem de bu sözüme pek inanmıyorum, çünkü insanları sevmekten vazgeçemiyorum, bu ikilemle ne yapacağım diye bir düşüncem yok, böyle iç çelişkisiyle yaşayıp gideceğim galiba.)
Yani ‘dünyamızı dolduran kalabalık beni kabul etse ne olur, etmese ne olur?’ desem içimdeki gökler infilak ediyor. Çünkü egonun ve kibrin bu derecesine ben bile dayanamıyorum, okur nasıl dayansın?
Aslında günün sonunda, cümlenin sonunda, ana karnında başladığımız ayrılıkların kopuşların ve ne zaman biteceğini bilemediğimiz birleşmelerin sonunda… yani yaşadığımız ve yeniden yaratıldığımız her anın sonunda, sanırım dert hep aynı: Var olmak. Kendi varlığımla tanınmak.
Kendi varlığımın hangisi olduğu hep şüpheli olsa da olduğum anda ve durumda nasılsam, özgürce o hâlimde olabilmek ve kabul görmek.
Aslında yeni bir çetrefilli durumun ucuna geldik. Kabul görmek için kabul edebilmek gerekir. Kabul etmek taraftar olmak, benimsemek, o duyguyu düşünceyi ideolojiyi bedensel etkinlikleri desteklemek demek değil. Sanırım kabul etmek, anlamak demek.
İşte şimdilik ve bence her zaman asıl dert bu: anlamak ve anlaşılmak.
Bir kere daha kendime dönüyorum, kendimden yüz çevirmiyorum: ne kadar derin bir anlaşılmak arzusuyla doğduysam, doğarken kalem elimdeymiş.
Anlaşılma arzusunun şiddeti galiba beni anlayıcı kıldı. Anlayabildiğim kadar anlamayı, başkalarının iklimlerinde dupduru sakin yargısız bir iklimle gezinmeyi, o içlere dokunmayı, sonra kendi içime dönüp kendime selam çakmayı seviyorum vesselam.























