(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Bir çocuğun kalbine hangi hikâyeyi bırakırsanız, büyüdüğünde o hikâyenin kahramanı olacaktır. …ve unutulmamalıdır ki; çocukların kalpleri küçük olsa da, çok daha büyüktür hayatları…
Asıl soru şu: Çocuğun hikâyesinde vicdan mı kazanacaktır yoksa korku mu?
Bugün ekranlardan taşan hikâyelere dikkatle bakın. Gücün adaletin önüne geçtiği, susanın kaybettiği, korkutanın kazandığı bir dünya… Mafya dizilerinde alkışlanan “güç”, çoğu zaman bir başkasının hakkını ezerek yükselir. Şiddet içerikli oyunlarda ise kazanmak, yok etmekten geçer. Yetişkin aklıyla bunun kurgu olduğunu biliriz. Ama bir çocuk için kurgu ile gerçek arasındaki çizgi, sandığımız kadar kalın değildir—hatta çoğu zaman görünmezdir. Ebeveynlerin her daim hatırda tutmaları gereken hususlardan…
Çocuk yalnızca izlemez; izlediğiyle özdeşleşir.
Yalnızca oynamaz; kurguladığı hayatı, kendi zihninde tekrar eder. Bilinçsiz bir güçlenmede, kurguyu gerçek kılma arzusu taşır.
Ve en önemlisi, yalnızca görmez; baktıklarına anlam verir. Gördükleri zihninde yer edinir.
İşte tehlike tam da burada başlar. Çünkü çocuk, gördüğüne anlam verirken sizin sesinizi değil, en çok maruz kaldığı sahnelerin kurgu karakterlerini duyar. Bu sahneler, zamanla çocuğun iç sesi olur. Duygularını sarmalayan gerçek ötesi kurgular, gerçek hayatta çocuğun gücünü göstermesi hususunda yanlışa yönlendirir. Çünkü adalet değil, güç kazanır algısı yer edinmiştir. İç sesi değişen çocuğun, davranışları da değişir. Davranışları değişen bir çocuğun ise karakteri…
Bir an durup düşünelim:
Güçlü olmanın yolu gerçekten korkutmak mı?
Haklı çıkmanın yolu gerçekten susturmak mı?
Kazanmanın tek yolu gerçekten yok etmek mi?
Eğer bir çocuk bu sorulara sessizce “evet” diyerek büyüyorsa, sorun içeriklerde değil; o içeriklerle kurduğu yalnız ilişkidedir. Çünkü mesele yalnızca ne izlediği değil, onu kiminle izlediğidir. Bir çocuk, izlediği karakterin neden yanlış yaptığını kendi başına çözemez. O sahnede alkışlanan şeyin aslında neyi yıktığını fark edemez. Ama siz onun yanında durup sadece bir soru sorduğunuzda—
“Sence bu gerçekten doğru muydu?”
işte o an bir çok şey değişir.
O an, bir sahne parçalanır.
O an, bir düşünce filizlenir.
O an, bir çocuk ezberden çıkıp düşünmeye başlar.
Sevgili veliler, çocuklarınızı ekranlardan tamamen uzak tutamazsınız. Zaten tutmamalısınız da. Çünkü mesele ekran değil; yalnızlıktır. Çocuğunuz o ekranın karşısında yalnızsa, gördüğü her şey, onun gerçeğine dönüşür.
Peki siz neredesiniz?
Onun izlediği dünyaya hiç girdiniz mi?
Hangi karakteri neden sevdiğini biliyor musunuz?
Birlikte izleyip hiç sustuğunuz bir an oldu mu—sadece onu anlamak için?
Çünkü çocuk, en çok anlaşıldığında yön değiştirir.
Yasaklamak kolaydır. Bir tuşa basarsınız, kapanır. Ama merak kapanmaz. Merak yolunu bulur. Oysa rehberlik etmek zordur. Zaman ister. Sabır ister. Ama iz bırakır. Sınırlar koymak, süreyi dengelemek ve en önemlisi alternatif bir dünya sunmak… Birlikte gülmek, birlikte susmak, birlikte düşünmek… Bunlar küçük anlar değildir; bir çocuğun iç dünyasında yön tayin eden büyük kırılmalardır.
Unutmayın, çocuklar boşlukta büyümez.
Eğer o boşluğu siz doldurmazsanız, bir başkası doldurur.
Ve o “başkası” çoğu zaman bir ekran, bir karakter, bir sahnedir.
Bir çocuğa adaleti anlatmanın en güçlü yolu, adil olmaktır.
Saygıyı öğretmenin yolu, ona saygı duymaktır.
Empatiyi ise ancak hissederek öğrenir—anlatılarak değil, yaşanarak öğrenilir.
Belki de kendimize sormamız gereken en dürüst soru şudur:
Çocuğum korkulan biri mi olsun, yoksa güvenilen biri mi?
Çünkü korku hızla yayılır ama çabuk unutulur.
Vicdan ise yavaş büyür ama ömür boyu kalır.
Ve unutmayın…
Bir gün çocuklarınız büyüyecek. İzledikleri sahneleri unutacaklar belki, oynadıkları oyunları da. Ama o sahnelerde kimin haklı olduğunu, kimin güçlü göründüğünü ve sizin o an nerede durduğunuzu asla unutmayacaklar.
Onlara bırakacağınız en büyük miras; yanlışlarla kazanmalarını sağlamak değil, vicdanları ile var olabilmenin mutluluğunu tattırmak ve bu anlarında yüreklerinde her daim var olacağınızı her zaman hissettirmeniz olacaktır.
Çünkü bir çocuk, en çok gördüğü gibi değil, en çok hissettiği gibi büyür.
























