(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Bazı insanlar konuşarak iyileşir, bazıları susarak. Ben ikisinde de beceriksizdim; sonunda yazmayı seçtim. Seçim demek bile doğru değil: insan bazı şeyleri seçmez, onlar kendilerini usulca kabul ettirir. …öksüz kalmış kelimelerimin, beni cümlelere keşfe götürmesi gibi…
Küçük bir odam, bir masam, bir lambam olmuştu; kalem talaşı kokusunu severdim. Kâğıt beklemeyi bilirdi; ona bir şey söylerken, gözlerin içine bakmak zorunda değildiniz, kâğıt kızmazdı. …en güzeli de, sizi ne olursa olsun dinlerdi… Usulca beklerdi…
Sana ne yapacağını söylemeyeceğim; istemediğimden değil, bilmediğimden. “Artık büyü” de demeyeceğim, çünkü ben büyüdüğümü tam kabul etmedim. …büyümeyi beceremedim ki…
Başarı üzerine yazmadım; başarı fotoğraflanan bir şeydir. Hayatın fotoğrafı çekilmiyor ki: ışıklar söndükten sonra kalan şeyler, toplanan anılar, kendinle kalınca omuzlarda ki ağırlık… Ben, bir boşluğa yazdım. …boşluğun renginde arıyorum kendimi…
Kaybettiklerimin listesini çıkarmak istedim; bazı kayıpların ise tarihi yoktu… Asla kayıp değillerdi… Ruhun enginliğinde saklanmış, hayatın zorluklarında kanatlanmayı sağlıyorlardı… …ama işte, koşturmalar arasında kayıp sanılıyordu… Kayıp bir koridor, bir kapı aralığı, üç hecelik bir sözüm vardı;”…” söyleyemedim. Yazıya dökemedim… O söz, boğazımda bir taş gibi durmadı, sadece uslu uslu oturdu; ben yıllarca sesimi alçaltarak konuştum. Annem bir keresinde “Sen eskiden daha çok konuşurdun,” dedi, üstüne gitmedi, kapıyı örttü; ben o gün, onun nezaketini anladım. …beklentisizce sevmeleri yaşadım… …bir şey söylemeye cesaret edeyim: “ Anne; her iki dünyanızda, size kanat açtıracak meleğinizdir..”
Bir uçurtmam vardı; naylon ipi elimi acıtırdı, “bırak” dediler, bıraktım. Uçurtma düşmedi, bir yere de gitmedi; ipi olmayan bir şey olarak biraz daha asılı kaldı, sonra kimse bakmadı. Büyüme bu: bakılmayan bir şeyin hâlâ orada durduğunu bilmek.
Hayallerim ölmedi, kapının yanında bir valiz gibi sabırla bekledi. Bir dosyam vardı, şehrin öbür ucuna bir iş, bir hayat; “gelecek ay” dedim, dosya çekmecede sarardı. Bir bisikletim vardı, avluda dururdu; ev boyandı, bisiklet de boyandı, ben bir daha binmedim. Çocukluğum böyle gitti: büyük bir vedayla değil, ev taşınırken unutulan anılarla…
Bir kâğıt tekne katlamıştık, yağmur oluğuna koymuştuk; su aldı, götürdü, biz peşinden koştuk, sonra durduk. Çok yorgun bir akşamda, hâlâ oluk sesi duyar gibi olurum: tekne yüzüyor olabilir, bunu bilmek güzel… …hayallerin, unuttuklarına yol alıyor gibi…
Kendime yabancılaştım bir zamanlar… Aynada biri gülüyor, “iyiyim” diyor, benim sesimle diyor. Ne zamandır var olduğunu sordum; cevap gelmedi. Korkunç olan cevap olmaması değil, buna alışmış olmam.
Şimdi bir sesten söz edeceğim; usulca…
Annem, beni akşam üzerleri yukarı çağırırdı. Annemler damda yatarken, ben karanlık bir odada, pencereden gölgelerini izlerdim ay ışığında… Söyleyemediklerimi fısıldardım geceye… Adımı iki heceyle söylerdi, sonu yukarı kıvrılırdı: soru gibi ama cevabı bilinen bir soru. Merdivenlerin gıcırtısını, mutfaktan gelen ıslak un kokusunu, ışığın perdeden geçip halının üstünde bir göl havuzu gibi durmasını hatırlıyorum.
Büyüdüm, etrafımda çok ses birikti… Annemin bir kelimesini otuz yıl kendi kendime tekrarladım; sonra bunun mucizeliğine tanıklık ettim. Bir kelime değildi… Hayatın her anına bir fısıltıydı… Birileri duyar diye korktum, ya tebessüm ederek usulca söyledim yada derinlemesine sustum. Sesler boğulmuyor, gömülüyor; gömülen şey bazen çiçekler açıyordu…
Kıştı, gece yarısını geçiyordu, yine yazıyordum. Bir şey gıcırdadı: uzun zamandır açılmamış bir kapının sesi gibi. Durdum, yazı durdu, odada kimse yoktu; perde hafifçe oynadı. Kendi sesim bir cümlenin içinden geçip dışarı çıkmaya çalışıyordu. O gece ne yazdığımı hatırlamıyorum; sadece birinin usulca “beni de götür” dediğini hatırlıyorum.
Bir sandalyem vardı: pencere önünde, boyası yer yer kalkmıştı. Bir de masam, üstünde açık bir kitap; rüzgâr yok, sayfa arada bir kalkıyor, konuyor. Birinin içinde bir pencere açık kalınca cümleler böyle gelirdi.
Bir de tekneyi geri getiren çocuk var; çamurun içindeydi, hâlâ yüzer halde. Aldım, kuruladım, çekmeceye koydum; benimkine ne yaptıysam aynısını yapıyorum. Belki bir gün o da bir çekmece açar, gülümser, ya da ağlar. İkisi de güzel.
Size bir şey söylemedim; kendimi söyledim, fark budur. Hiçbir şey değişmeyecek; belki yalnızca kendinizi duyduğunuz yer değişir. Bana bu da yeter.
Işık çekiliyor; çekilirken bir şeyi aydınlatması yetiyor. Sonra susacağız. Sorun değil; susmak hastalık değildi hiç, susmak konuşmayı bıraktığımız son oda, perdesi hâlâ hareket eden bir oda.
Kapıyı aralıklı bırakın. Gerisi sizin koridorunuz; koridorunuzdan biri sizi çağırabilir… adınızı bilindik hecelerle… …son hecesi; yukarı kıvrılarak yada usulca bir fısıltıyla…






















