The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Son günlerde peş peşe iki haber, Türkiye’deki gıda fiyatları konusunda çarpıcı bir tabloyu yeniden gündeme taşıdı.
14 Mayıs’ta yayınlanan ilk haberde, Almanya’daki market fiyatlarının Euro kuruyla çevrildiğinde Türkiye’den daha düşük olduğu belirtildi. Süt, kıyma, tereyağı ve kaşar peyniri gibi temel ürünler örnek gösterildi.
17 Mayıs’ta yayımlanan ikinci haberde ise İstanbul ile Londra karşılaştırıldı: 19 temel üründen oluşan market sepeti İstanbul’da Londra’dan yüzde 62 daha pahalıya geliyor.
İlk bakışta bu tablo şok edici görünüyor. Çünkü genel fiyat seviyelerine bakıldığında Türkiye hâlâ Avrupa’dan birçok kalemde bir nebze daha ucuz bir ülke. Ancak mesele artık “fiyatların nominal düzeyi” değil; vatandaşın gelirine göre o fiyatlara erişip erişemediği. Yani satın alma gücünde. Bu perspektiften bakınca fiyatlar görece aşırı yüksek.
Numbeo’nun 16 Mayıs 2026 verilerine göre Türkiye’nin market fiyat endeksi 39,1 seviyesindeyken Almanya 64,9, İngiltere ise 62,8 seviyesinde bulunuyor. Yani genel ortalamada Almanya’daki market fiyatları Türkiye’den yaklaşık yüzde 64 daha yüksek. Tek tek ürünlerde de çoğu zaman benzer tablo görülüyor:
- Süt (1 litre): İstanbul 1,04 € – Berlin 1,16 €
- Yumurta (12 adet): İstanbul 2,10 € – Berlin 3,69 €
- Tavuk göğüs (1 kg): İstanbul 5,04 € – Berlin 11,15 €
- Patates (1 kg): İstanbul 0,47 € – Berlin 2,01 €
Ancak kırmızı et gibi bazı kritik ürünlerde tablo tersine dönüyor. Dana kıyma İstanbul’da 18,11 Euro’ya ulaşırken Berlin’de 15,87 Euro seviyesinde kalıyor. Kahve, çikolata, işlenmiş gıda ve ithal girdiye bağımlı ürünlerde de benzer bir eğilim dikkat çekiyor.
Burada asıl sorun yalnızca kur artışı veya enflasyon değil. Türkiye’de gıda fiyatlarını büyüten temel meselelerden biri, üretici ile tüketici arasındaki aşırı maliyet zinciri.
Bugün birçok üründe tarladaki fiyat ile market rafındaki fiyat arasında 4-5 kata ulaşan farklar oluşabiliyor. Çiftçiden çıkan ürün; komisyoncu, hal sistemi, nakliyeci, depocu, paketleyici, toptancı ve zincir marketler arasında el değiştirerek ilerliyor. Her aşamada eklenen maliyet ve kâr marjı, özellikle büyük şehirlerde gıda fiyatlarını dramatik biçimde yukarı çekiyor.
Üstelik Türkiye’de tarımsal üretimin önemli bölümü küçük ölçekli ve plansız yapılıyor. Soğuk zincir altyapısındaki eksiklikler, yüksek mazot maliyetleri, yem ve gübre gibi ithal girdilere bağımlılık da fiyat baskısını artırıyor. Çiftçi kazanamazken tüketici de ucuza gıdaya ulaşamıyor; sistemin en büyük kazananı ise çoğu zaman üretim değil aracılık zinciri oluyor.
Bu nedenle Türkiye’de paradoksal bir tablo oluşmuş durumda: “Üretici düşük fiyata satıyor, tüketici yüksek fiyata alıyor.”
Avrupa’da ise daha verimli lojistik ağlar, güçlü tarımsal kooperatifler, doğrudan tedarik modelleri ve düşük enflasyon sayesinde üretici-tüketici fiyat makası daha sınırlı kalıyor. Türkiye’de ise yüksek enflasyon ortamı stokçuluğu, fırsatçı fiyatlamayı ve “yarın daha pahalı olacak” beklentisini besleyerek zincirin her halkasında ekstra zam davranışı yaratıyor.
OECD verileri Türkiye’nin genel gıda fiyat seviyesinin hâlâ AB ortalamasının yaklaşık yüzde 23-25 altında olduğunu gösteriyor. Yani döviz kazanan turist açısından Türkiye hâlâ “ucuz ülke.” Fakat maaşını TL ile alan milyonlar için gerçeklik tamamen farklı.
Nisan 2026 itibarıyla gıda enflasyonu yüzde 34,55 seviyesinde. Avrupa’da bu oran çoğu ülkede yüzde 2-3 bandında. Türk-İş’e göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 34 bin 586 TL’ye ulaşmış durumda. Net asgari ücret ise yaklaşık 28 bin TL seviyesinde kalıyor.
Sonuç olarak mesele artık yalnızca “Türkiye pahalı mı ucuz mu?” sorusu değil.
Mesele, vatandaşın kendi ülkesinde temel gıdaya erişmekte zorlanması.
Bugün Alman asgari ücretlisi aynı maaşla daha fazla süt, et ve temel tüketim ürünü alabiliyorsa; sorun yalnızca kur politikası değil, gelir dağılımı, tarım politikası, genel üretim planlaması, tarımsal teşviklerde doğru kaynak aktarımı ve aracılık sisteminin bütünüdür.
“Kıymayı Londra’dan, sütü Düsseldorf’tan almak” artık sadece ironik bir cümle değil; Türkiye’de alım gücünün geldiği noktayı anlatan ekonomik bir gerçeklik hissine dönüşmüş durumda.
Kalıcı çözüm ise kısa vadeli fiyat baskılarıyla değil; üretimi artıran, aracılık maliyetlerini azaltan, kooperatifleşmeyi güçlendiren, tarımda verimliliği yükselten ve reel ücretleri enflasyona bu derece ezdirmeyen bütüncül politikalarla mümkün olabilir.
Aksi halde market rafları turistler için ucuz görünmeye devam ederken, vatandaş için temel gıdaları satın almak her geçen gün daha ağır bir bedel haline gelecek.
























