(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Ülkemiz ekonomisiyle ilgili iddialı hedeflerimiz hiç eksik olmadı: Teknoloji atılımı yapacağız, ilk 10 arasına gireceğiz (“muasır medeniyler” tanımına uyduğu yanılgısı ile), genç nüfusumuzu üretime katacağız, bölgesel kalkınmayı hızlandıracağız…
Söz söylemek kolay; zor olan, nasıl yapılacağını yazmak ve uygulamak. İşte o kısımda yıllardır zincirlenmiş durumdayız.
Türk lirasının minimum %25 fazla değerli olması sebebiyle nominal GSMH’de 16. olmakla övünüyoruz.
Teknoloji söylemden üretime dönüşemedik
Türkiye’nin ihracatında yüksek teknoloji ürünlerinin payı hâlâ %3–4 bandında.
OECD ortalaması ise %15’in üzerinde.
Bu fark açık: Dünya koşuyor, biz hızlanmaya niyet ediyoruz ama hâlâ yürüyüş temposundayız.
Ar-Ge harcamalarının milli gelirdeki payı %1,46’ya çıktı. Bu olumlu. Fakat yüksek teknoloji sıçraması yaratmak için %4 seviyelerine yaklaşmamız gerekiyor. Türkiye ArGe’ye para harcıyor ama dönüştürme kabiliyeti hâlâ sınırlı.
Kurumsal güven — görünmez ama en pahalı maliyet
Yatırımcı için en kritik soru: “Kurallar değişecek mi?”
Bu soruya ülke net yanıt veremediği sürece, yüksek teknoloji yatırımları ve uzun vadeli sermaye Türkiye’ye sadece “uğrayıp” gider.
Bunu rakamlarda da görüyoruz: Risk primimiz (CDS) hâlâ benzer ekonomilere göre yüksek.
Bu da Türkiye’nin borçlanma maliyetini, şirketlerin yatırım maliyetlerini daha da yukarı çekiyor. Zaten hafif düşen faizlere rağmen ticari krediler hala ROI (yatırım geri dönüş oranı) sağlayabilecek seviyelerden uzakta.
Ekonominin görünmeyen ve kırılmamış zincirlerinden biri de; güven eksikliği.
İş var, işsiz var; ama buluşma yok
Genç işsizlik %20’lere yakın.
Gençlerin %25’i ne eğitimde ne istihdamda.
Aynı anda:
• İş dünyası nitelikli çalışan arıyor,
• Üniversiteler mezun veriyor,
• Meslek liseleri “yetiştireyim” diyor.
Ancak bu üçlü aynı masaya oturmuyor. Sonuç: İşler de bekliyor, gençler de.
Bu yapısal uyumsuzluk çözülmeden ne sanayide ne teknolojide sıçrama olmaz.
Enerji ve ara malı bağımlılığı — kur şokunda domino etkisi
Bazı yıllar 60 milyar dolara yaklaşan enerji ithalat faturası ekonominin belini büküyor.
İhracattaki ithal girdi oranı ise adeta demirlemiş gibi %60’a yakın. Katma değer sınırlı.
Kur artınca:
• Üretim maliyeti artıyor,
• Fiyatlar tırmanıyor,
• Rekabet gücü düşüyor.
Yerelleşme stratejileri konuşuluyor ama: “Hangi ara malını nerede üreteceğiz?” sorusu boşta.
Bu boşluk, zincirin kalın halkalarından biri.
Türkiye hâlâ üç büyük şehre bağlı
GSYH’nin yarısından fazlası sadece İstanbul, Ankara ve İzmir’de üretiliyor. İkisinde de önümüzdeki yıllarda büyük deprem bekleniyor.
Oysa dünya, sanayiyi bölgesel uzmanlaşma ile güçlendiriyor.
Biz ise yıllardır “kümelenme stratejisi” konuşuyoruz ama o haritayı çizemiyoruz.
• Hangi şehir hangi teknolojiye odaklanacak?
• Lojistik nerede güçlenecek?
• Üniversite–sanayi işbirliği nasıl zorunlu hale gelecek?
Bu sorular cevapsız kalınca, değer zincirleri coğrafyaya takılıyor.
Peki umut var mı? Var. Hem de çok güçlü.
Türkiye son 10 yılda 1.6 trilyon TL’den fazla Ar-Ge harcaması yaptı. Özel sektör bu harcamaların %65’ini üstleniyor.
Bu, “devlet istiyor ama özel sektör seyrediyor” döneminin kapandığına işaret.
Genç nüfusumuz yüksek — hâlâ Avrupa’nın en dinamiği. Ancak nüfus her 10 yılda bir ortalama 4 yaş artıyor.
Girişimcilik ekosistemimiz büyüyor.
Teknoloji firmalarımız global pazar kapıları aralıyor.
Kıvılcım var.
Eksik olan ateşi büyütecek bir plan. Tamam da DPT nerede o zaman?
Sonuç: Zincir hedeflerde değil, yöntemde
Türkiye yanlış hedefler koymuyor.
Türkiye hedefe giden yolu çizmekte zorlanıyor. İşte strateji kelimesi de anlam olarak o yolun ta kendisi oluyor.
Somutlaştırırsak: “Bugün başlıyoruz, şu takvimle ilerliyoruz, bu başarıyı böyle ölçeceğiz” diyen bir yaklaşım olmadan en parlak söylev ve vizyonlar bile zaman kaybına dönüşüyor.
Velhasıl, memleketin zinciri dışa bağımlılık değil, belirsizlik.
Plan koyarsak, zamanlar belirlersek, kurumları güçlendirirsek o zincir kendiliğinden kırılacak.
Ve belki bir gün başka bir köşe yazısının başlığı “Kırdı Zincirlerini” olacak.






















