(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Türkiye’nin ihracatı son yıllarda artıyor; daha çok ülkeye, daha fazla ürün satıyoruz. Bu yıl da düşük kalan dövizin etkisiyle 2024’ten beri zorlanan ihracatçılar, biraz da Euro/Dolar paritesi ittirmesi ile dolarda hala toplam ihracat artışına katkı sağladılar… ancak artık deniz bitti. Kasım’da geçen yılın aynı ayına göre %2.2 ihracat artışı yakaladık fakat aylık bazda bir önceki aya göre toplam geriledi.
Çünkü sahadaki temel sorun değişmiyor: Biraz pahalı kaldığımız anda birçok sektörde müşteri ya da sipariş kaybediyoruz. Bu durum da genellikle döviz kuru, işçilik maliyetleri ya da firmalar özelinde finansmana erişimle açıklanıyor. Tartışmalar bir kısır ve kısa döngü halini alıyor. Oysa mesele daha derinde ve daha yapısal.
Türkiye’nin ihracat performansını sınırlayan iki temel sorun var: ürünleşme eksikliği ve buna paralel olarak ağ etkisi (network effect) ve platform (platform) yaratamamış olma. Ya da platformların bir parçası olamamış halde kalma…
Ekonomik literatür uzun süredir şunu söylüyor: İhracatta belirleyici olan yalnızca ne kadar sattığınız değil, ne sattığınızdır. Ricardo Hausmann ve César Hidalgo’nun öncülük ettiği ekonomik karmaşıklık endeksi (economic complexity index) çalışmaları, ülkelerin ihraç ettikleri ürünlerin karmaşıklığı arttıkça gelir düzeylerinin ve rekabet güçlerinin de yükseldiğini ortaya koyuyor. Çünkü karmaşık ürünler; bilgi, beceri ve kurumsal kapasite gerektirir ve kolay kolay taklit edilemez.
Türkiye’nin ihracat sepetine baktığımızda ise hâlâ büyük ölçüde müşteri tanımına göre üretilen, kolay ikâme edilebilen ve markası alıcıya ait ürünlerin ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bu yapı firmaları kaçınılmaz olarak fiyat rekabetine (price competition) mahkûm ediyor. Ürünleşme gerçekleşmediğinde yol haritasında hakimiyet firmada değil, müşteride oluyor; öğrenme müşteri bazlı kalıyor, kurumsallaşamıyor ve ölçek büyüse bile kârlılık artmıyor. Müşteri ilişkileri yönetimi (CRM) de müşterinin veri tabanlarında kalıyor.
İkinci ve belki de daha kritik sorun, ağ etkisi (network effect) eksikliği. Günümüz küresel ticareti artık sadece mal alıp satmakla sınırlı değil; küresel değer zincirleri (global value chains), standartlar, entegrasyonlar ve veri akışları üzerinden işliyor. Başarılı ülkeler ve firmalar tekil ürünler satmıyor; ürünlerin etrafında platformlar kuruyor.
Buradaki platform kavramı yalnızca dijital uygulamalar olarak görülmemeli. Tedarik zincirleri, teknik standartlar, sertifikasyonlar ve iş yapma biçimleri de birer platform işlevi görüyor. Bu yapılar müşterinin tedarikçi değiştirmesini zorlaştıran bir değiştirme maliyeti (switching cost) yaratıyor. Ağ etkisi tam olarak burada ortaya çıkıyor: Sisteme dahil olan her yeni müşteri, platformun değerini artırıyor.
Literatürde ürün uzayı (product space) olarak adlandırılan çalışmalar, ülkelerin genellikle mevcut yetkinliklerine yakın ürün alanlarına ilerleyerek daha sofistike üretim yapılarına ulaştığını gösteriyor. Bu ilerleme ani sıçramalarla değil; bağlantılı öğrenme (related diversification) ve ağlar üzerinden gerçekleşiyor. Türkiye’de ise ihracat ilişkileri çoğu zaman tekil satışlara dayanıyor; entegrasyon zayıf, bağlayıcılık düşük.
Bu nedenle müşteri için Türkiye’den bir tedarikçiyle çalışmak ile başka bir ülkeye geçmek arasında anlamlı bir fark oluşmuyor. Sonuçta fiyat en küçük değişkende belirleyici hale geliyor. 2 adım ileri, 1 adım geri şeklinde ilerlemeye çalışıyoruz.
Güney Kore, Tayvan, Almanya ve Çin gibi ülkelerin deneyimi bu noktada öğretici. Almanya hariç diğer tüm ülkelerin, tarihsel bir çizgide bizden geriden geldiği unutulmamalı. Bu ülkeler yalnızca daha fazla üretmediler; ürünlerini standartlaştırdılar, belirli nişlerde derinleştiler ve küresel değer zincirlerinde vazgeçilmez halkalar haline geldiler. Çin üzerine yapılan çalışmalar, ürün sofistikasyonu arttıkça ihracat ilişkilerinin daha uzun ömürlü ve daha istikrarlı hale geldiğini gösteriyor. Çünkü karmaşık ürünler, beraberinde karmaşık ve kopyalanamaz ağlar getiriyor. Çin artık temel tüm ihraç ürünlerinde ülke ya da bölge bazlı stratejilerinde bir platform haline gelmeye gayret ediyor.
Sonuç olarak Türkiye’nin ihracat -uzun vadede- sorunu pahalı kalmakta değil; farklılığı kalıcı hale getirememekte. Ürünleşemediğimiz ve ürünlerin etrafında platformlar kuramadığımız sürece fiyat dışında bir rekabet düzlemi yaratmak zorlaşıyor. İhracat stratejisinin satıştan çok ürün inşası (product building), firma kimliğinin ise tedarikçilikten çok platform oyunculuğu üzerinden yeniden düşünülmesi gerekiyor. Endüstriler teknoloji ve fiyatların cephe mücadelelerinden, ekosistemlerin büyük ölçekli savaşlarına çoktan geçtiler bile.






















