(The Turkish Post) – DOĞU ERGİL
Bu ülke ilk anayasasını (KANUN-I ESASİ) 1876’da yaptı. İlk yasama meclisini de (OSMANLI MEBUSAN MECLİSİ) 1877’de topladı. Ancak Osmanlı devleti yeterince çağın kurumlarına uyum sağlayamadığı ve koca gövdesinin bütünlüğünü sağlayacak ekonomik düzeni kuramadığı için çöktü ve dağıldı. Bu makus talihi kabul etmeyen idealist bir kadro mobilize edebildiği halk topluluklarıyla adına “Kurtuluş Savaşı” dediği bir mücadele ile Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti başından beri bir MECLİS devleti oldu. Seçimler yaptı, görevlilerini seçerek atadı, liyakate önem verdi. Sağlam kurumlar oluşturmaya ve bunların korunmasına önem verdi. Yalnız bunların hepsi göreliydi. Meclis’in duvarına yazdığı “Egemenlik, kayıtsız, şartsız milletindir” deyimi aslında “egemenlik milletindir ama, onun adına milleti herkesten iyi idare edecek bir seçkinler kümesi yönetir” anlamını taşıyordu. Geri, cahil ve yoksul halkın hem kendini yönetmek hem çok gerisinde olduğu dünyayı yakalamak olanağı yoktu. Bu seçkin kadronun önderliğinde “yukardan devrim (inkılap)” stratejisi benimsendi. Toplumun benimseyip, hızına ayak uydurmakta zorlandığı bir değişim başladı.
Sonradan adına Kemalizm denen bu yöntem/süreç, devletin öncülüğünde ve yönetici kadronun vesayetinde Türkiye’yi 1940’lara kadar getirdi. Otoriter (tek partili), hızlı değişimci ve ‘batıcı’ bu dönem, çok-partili ilk seçimde (1950) Demokrat Parti’nin seçimi kazanmasıyla anti-tezini geliştirmeye başladı. Her ne kadar DP, kurucu parti CHP‘nin içinden çıktıysa da sahneye yeni bir aktör çıkarmıştı: HALK. Siyasetteki bu yeni aktör, kendi adına hareket ettiğini söyleyen “halkçıları” geriletti.
DP halkın temsilcisi olduğunu iddia etmesine rağmen yönetirken yine devletçi reflekslerle hareket etti ve vesayetçi yönetim tarzından ayrılmadı. Devlet otoritesini muhalefet üzerinde sert biçimde kullanınca, toplum üzerinde vesayetçi ayrıcalığını yitiren askeri-bürokratik elit darbe ile DP hükümetini düşürdü ve on-yıllarca sürecek anayasal bir vesayet sistemini oturttu. Çeşitli parti ve koalisyon hükümetleri geldi, gitti; vesayet sistemini (devletin toplum üzerindeki egemen ve yönlendirici rolünü) tehdit eden bir gelişme olduğunda darbeler ve muhtıralarla hükümetlere ayar verildi.
Bu durum AKP’nin 2002’de iktidar olmasıyla değişmeye başladı. AKP’nin laiklik karşıtı tavrından rahatsız olan ordu hükümete 2007’de bir (e-)muhtıra verdi. Akabinde Başbakan RT Erdoğan ile GKB Yaşar Büyükanıt arasında içeriği belirsiz bir mutabakat sonrasında TSK, siyaset sahnesinden tedricen çekilmeye başladı. 2011’de yine pek bilinmeyen nedenlerle GKB Işık Koşaner ve üç kuvvet komutanı istifa etti. 2016 darbe teşebbüsünü “Allah’ın lütfu” olarak değerlendiren hükümet, Yüksek Askeri Şura’nın yapısını değiştirdiği gibi, askeri yargıyı, eğitimi, sağlık hizmetlerini ve sıkıyönetim rejimini değiştirip TSK’nın sistem içindeki ayrıcalıklı ve etkili konumunu sonlandırdı. Artık TSK bir vesayet kurumu değildi.
Ne var ki vesayetin, vasi gitse de neden devam ettiği, onun yapısında gizli. Devletle toplum arasında hiyerarşik, eşitiz ve buyurganlık-itaat ilişkisi olduğu müddetçe, vesayet rejimi sürüyordu. Eksiz olan bu durumdan kimin yararlanıp vasi, yeni vasi olacağıydı. Kısa sürede yeni vasi belirginleşti: Toplumu harekete geçirmek, örgütlemek ve desteğini ede etmek konusunda son derece sivil, devlet kurumuna hiç muhtaç olmadan iktidar olan AKP, ilerleyen yıllarda tek-parti dönemi CHP’sinden bile daha devletçi, buyurgan ve keyfi bir yönetim tarzı geliştirdi.
Kuvvetleri birleştirdi, parti hükümetinden kendine göre tasarladığı başkanlık sistemine, oradan etek-adam yönetimine geçti; anayasal düzenden uzaklaşıp ülkeyi kanun hükmündeki kararnameler ve Meclis iradesine gerek duyulmayan otoriter keyfilikle yönetmeye başladı. Bu yeni ve koyu bir vesayet sistemiydi; yasal güvenceler kalmamış, hak ve özgürlükler büyük ölçüde sınırlanmış, rıza üretiminden zor ve propaganda ile yönetmek aşamasına geçilmişti. Buna ekonominin dengelerinin bozulması ve yoksullaşma da eklenince bir sistem krizi baş gösterdi.
Bu yönetsel-ekonomik krize tepki hayli gecikti. Yeni uç veren gösteri ve protestolar bize yurttaşlık olgusunu yine hatırlattı.
Yurttaş Nedir?
Yurttaş, her şeyden önce bireydir. Birey kendini bilen, kendini gerçekleştirmek için özgür tercihler yapabilen, seçim ve davranışlarının sorumluluğunun bilincinde olan, kişiliğinin bütünlüğünü kimseye yaslanmadan korumaya kararlı, mensup olduğu ırk, soy, cinsiyet, sınıf gibi kolektif grupların esiri olmayan, onların dışında davranabilen ve kendini geliştirebilen insandır. Ülkemize baktığımızda, yerellik (hemşerilik), bir soy, inanç kümesi, cemaat, kültürel grup üyesi olmak gibi güçlü topluluk bağları yanında bireyselliğin gelişmemiş olduğunu görürüz. Bu, yurttaşlık kültürünün yeterince gelişmemiş olduğunun göstergesidir.
Yurttaşlık, sadece belirli hakları kullanabilme değil, aynı zamanda topluma karşı sorumluluk taşıma ve gönüllü birlikte hareket edebilme bilincidir de. Başka bir deyişle yurttaşlık, topluma karşı sorumluluk taşıyan, haklarını bilen ve bu hakları birlikte savunma gücüne sahip bireylerin bütünüdür. Ancak birçok ülkede pek çok insan, bu bilince sahip olmadan sadece “tebaa” gibi davranmaktadır. Tebaa, bağımlı, kendisine biçilen rolü oynayan, kendi iradesi ve kimliğiyle değil, bir grubun ya da otoritenin, liderin etkisiyle hareket eden kişilere denir. Tebaa olma özelliği sergileyenler, özgür düşünme yerine, dışsal bir otoriteye bağlanma hatta tapma eğiliminde olanlardır.
Cemaatçilik: Bizim gibi demokrasi tecrübesi sınırlı ve bireyselliğin gelişmediği ülkelerin en öneli toplumsal sorunlarındandır. Cemaatçiliğin güçlü ve yaygın olduğu ülkelerde toplumsal dayanışma gevşektir. Cemaatler genellikle birbirlerine kuşkuyla bakarlar ve birbirlerini hasım olarak görürler. Toplumsal dayanışmanın gevşek olduğu yerlerde siyasal/milli birlik duygusu da zayıftır. Çünkü millet olma bilinci cemaat bağlarının üzerinde bir aidiyeti gerektirir. Millet veya ulus olma bilinci cemaatler-üstü olduğundan onların varlığını kabul eder ama tümünden bir “birlik” oluşturmayı hedefler. Cemaatçilik, diğer cemaatleri hasım olarak gördüğünden onları reddeder, varlığını sorgular ve iş birliğini benimsemez.
Grup (cemaat) kimliğine dayalı aidiyet, bireyin kendini tanımasını ve bir bütün olarak tanımlamasını engeller; grup kimliği farklılıkları yok sayar. Cemaatçi toplumda birey, kendini bir grubun parçası olarak tanımlar. Cemaatin istekleri, bireyin özgür iradesinin önüne geçer ve genellikle “toplum için en iyisi” adı altında bireyler üzerinde baskı kurar. Bunun sonucunda, demokrasinin olmazsa olmazları olan bireysel haklar zayıflar, ifade özgürlüğü ve eleştirel düşünce körelir. Cemaatçilik, toplumsal dayanışmayı sağlamak yerine, bireyi kendi benimsediği kimliklerden, hatta insan haklarından bile uzaklaştırır. Toplumu bir bütün olarak düşünmek yerine, bireyleri sadece cemaatin çıkarları doğrultusunda yönlendirir. Bu durum, yurttaşlık bilincinin, dolayısıyla demokratik değerlerin gelişmesini engeller.
3. Lidere/otoriteye değil, ilkelere bağlılık: Otoriterliğe direnmek
Otoriter lider arayışı, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de tarihsel bir mirasa dayalıdır. Askercil (emir-itaate dayalı) bir kültür, padişahlık, şeflik, tebaanın ve toplumun üzerinde bir irade olduğunu ve ona tabi olmanın “iyi” olduğunu öğrete gelmişse, bireyleşememiş, dolayısıyla yurttaş olamamış yığınlar her şeyi farklı adlarda tanımladıkları otoriteden beklerler. Onu “baba” olarak görürler ve çocuksu bir beklenti ile haklarını değil onun lütfunu beklerler. Baba veya şefin hata yapması beklenmez, bütün iyi sıfatlar ona atfedilir. Aslında o sıfatlardan kaynaklanan beklentiler, yurttaşların kendi yapmaları gerekenlerdir.
Oysa, yurttaşlık kültürü, bir liderin (veya otoritenin) kutsanmasından değil, bireylerin bireysel potansiyellerini ortaya çıkaracak, birlikte hareket etmelerini sağlayacak ortak değerlerde birleşmesinden doğar. Liderin mutlak egemenliği, demokratik katılımı ve çok sesliliği yok eder; insanları tabi (güdülebilir) varlıklara indirger. Demokrasi, liderin veya otoritenin değil, ilkelerin peşinden gitmek, bu doğrultuda iş birliği yapmakla mümkündür.
Demokrasilerde toplumun çıkarı, yöneticilerden önce gelir. Zaten yöneticiler, Allah’ın seçip, topluma armağan ettiği varlıklar değildir; yurttaşların özgür iradeleriyle seçtiği ve geçici olarak görevlendirdiği kişilerdir. Otoritenin keyfiliğine karşı durmak, lideri sorgulamak, iktidarın yanlışlarını gösterip eleştirmek demokrasinin esasıdır. Bu da güçlü bir yurttaşlık bilinciyle mümkündür.
“Lider, halkın sesi olmalı; halkı değil.”
Tebaa sadakati ile eleştirisel yurttaş bilinci arasındaki fark:
Yurttaşlık kültürünün en sorunlu alanlarından biri, otoriteye sadakat ile yurttaşlık bilinci arasındaki karmaşık ilişkidir. İdeal bir yurttaş veya birey, haklarını bilmekle birlikte, bu hakları savunacak cesarete sahip olan kişidir. O otoritenin yanaşması, ya da Batı siyaset bilimindeki “müşterisi” değildir. Ancak, tebaa bilincinde sadakat ve bağlılık, haklardan ve özgürlüklerden önce gelir. Bu sadakat alışkanlığı, hak ve özgürlük taleplerinin önüne geçmiş, siyasal kültür haline gelmişse, bireyselliği baskılar; demokratikleşme sürecini geciktirir, hatta engeller. “Sadakat, hakları ihmal etmek için bir gerekçe olmamalıdır.”
Yurttaşlık kültürü nasıl gelişir?
Yurttaşlık kültürünü inşa etmek, sadece kurumların değil, bireylerin de dönüşümünü içerir. Bu, kolektif bir sorumluluk olduğu kadar bireysel çaba gerektirir. Demokrasi gerekli kurumlara olduğu kadar, demokratik bireylere de ihtiyaç duyar. Demokratı az sayıdaki toplumlarda demokrasi cılız bir fidan olarak kalır, serpilmez. Cemaatçilikten, otoriter lidere itaat ve sadakatten uzaklaşıp, yurttaşlık haklarına, özgürlüklerine, birbirlerine karşı sorumluluklarına ve eşitlik ilkesine önem vermek yurttaşlık kültürünün ve demokrasinin özüdür.
Bu tahlilin ışığında yurttaşlık kültürünün gelişmesi için dünya deneyimi şu önerileri sunmaktadır. Bunlar bizim toplumuz için de geçerlidir:
1- Eğitimde ezberci, dogmatik yaklaşımı değil, eleştirel düşünmeyi teşvik etmek;
2-bireylere ve hazır öğretilere itaat etmek yerine, düşünmeleri ve sorgulamaları için alanlar açmak;
3- sivil toplum kuruluşlarının güçlendirilmesi;
4- demokratik katılımın artırılması, yurttaşların seslerini duyurabilmesi için alanlar, örgütsel ağlar yaratılması;
5-toplumsal aidiyetin, grup kimlikleri değil, demokratik değerlerin, ilkelerin üzerine inşa edilmesi.
Bu değerler, özgürlük, eşitlik ve adalet gibi evrensel ilkelerdir. Yurttaşlık kültürünün gelişmesi, bu değerlerin her bireyde kökleşmesiyle mümkündür. Görülüyor ki, yurttaşlık, sadece bir kimlik değil, daha çok bir sorumluluktur.
Birçok ülke gibi Türkiye de bireyselliğin ve özgürlüğün bastırıldığı, cemaatçiliğin ve otoriterliğin hâkim olduğu bir ortamda, gerçek anlamda bir yurttaşlık kültürü oluşturmakta zorlanmaktadır. Ancak bu, imkânsız bir hedef değildir. Dünya ne kadar uzun süren ve acılı demokrasi ve özgürlük mücadelelerine sahne olmuştur? Durmadan, yılmadan haklar ve özgürlükler mücadelesi verilmelidir. Unutulmamalı ki yurttaşlara yönelik baskı ve zulüm, onların elinden alınan gücün eseridir. Demokrasi işte o gasp edilen gücü geri almak mücadelesidir.
Türkiye, gerçek bir yurttaşlık kültürü oluşturduğunda, yalnızca daha demokratik bir toplum değil, aynı zamanda kendi özgürlüğünü kutlayan bireylerin de yaşadığı “daha iyi” bir yer olacaktır.























